Henry David Thoreau – Nerede ve Ne İçin Yaşadım

Nerede ve Ne İçin Yaşadım Kitap Kapağı Nerede ve Ne İçin Yaşadım
Henry David Thoreau
Notos Kitap
156

Walden, Amerikan çevreci-filozofu Henry David Thoreau'nun başyapıtı.
Thoreau, o günden bugüne bir kült kitap olan bu yapıtında, Walden Gölü kıyısında 4 Temmuz 1845'te başlayıp, 2 yıl 2 ay ve 2 gün sürerek 6 Eylül 1847'de sona eren doğal-yaşam deneyimini anlatıyor. On yedi bölümden oluşan Walden'dan dört bölümün yer aldığı Nerede ve Ne İçin Yaşadım'ın doğa tarihi yapıtları arasında kendisine özgü bir yeri vardır.

"Anlamlı ve yürekten yaşamak ve yaşamın tüm özünü içime çekmek, yaşama dair olmayan her şeyi hallaç pamuğu gibi atarak bir Spartalı gibi, azimli ve güçlü yaşamak, bir tırpanla otları biçerek genişçe bir patika açmak, yaşamı bir köşeye sıkıştırarak en küçük terimlerine sadeleştirmekti isteğim."

Ricardo Coler – Kadın Krallığı

Kadın Krallığı: Son Anaerkil Toplum Kitap Kapağı Kadın Krallığı: Son Anaerkil Toplum
Ricardo Coler
Nemesis Kitap
162

Burada evlilik denen bir kurum yok. Bu kadınlara göre gayet gereksiz bir kurum. Neden bütün ömürlerini tek bir erkekle geçirsinler ki? Toplumda erkek ast ve yetkisiz. Erkekler, ne yaşadıkları evin ne de bölgedeki herhangi bir malın sahibi olamazlar. Sadece kadınlar için çalışabilirler. Kadınlar, kalacakları yer ile beslenmeleri için gereken yiyeceklerin temininden ve çocuklarının eğitiminden sorumlular. Ekonominin bekçileri onlar. Ailenin bütün mal varlığı sadece kadınlarda. Yasal olarak kadınlar her türlü avantaja sahipler: Soyadı vermek, miras almak gibi haklar kadınlara ait. Kız çocukları anaerkil bu toplumda çok önemli çünkü soyun devamı kız çocuklarla sağlanabilir. Bilinmedik ve şaşırtıcı bir dünyaya yolculuk yapan Arjantinli gazeteci Ricardo Coler, Çin'in güneyine giderek Mosuolar ile birlikte yaşadığı iki ayı anlatıyor. Son anaerkil toplum olarak adlandırılan Mosuolar'ın kadın egemen dünyasını tanımaya hazır mısınız?

Emre Kongar – Kızlarıma Mektuplar

Kızlarıma Mektuplar Kitap Kapağı Kızlarıma Mektuplar
Emre Kongar
Remzi Kitabevi
255

Prf. Emre Kongar, bu kitabında, bireysel yaşam deneyimlerinden ve bilimsel bilgi birikiminden süzdüğü duygu ve düşüncelerini, kızlarına yazdığı mektuplar aracılığıyla bütün gençlere, anne-babalara ve öğretmenlere aktarıyor.

Vera Tulyakova Hikmet – Bahtiyar Ol Nazım

Bahtiyar Ol Nazım Kitap Kapağı Bahtiyar Ol Nazım
Vera Tulyakova Hikmet
Yapı Kredi Yayınları
460

Vera Tulyakova Hikmet, Nâzım Hikmet'in ölümünden sonra, onunla yaptığı söyleşiler olarak nitelendirdiği bu kitabında, şairin ülkesinden ayrıldıktan sonra, 1951'de üçüncü ve son kez gittiği Sovyetler Birliği'nde, coşkulu gençlik yıllarında idealinde yarattığı sosyalizmin gerçekleştirilememesi ve yeni insan tipinin yaratılamaması karşısında yaşadığı hayal kırıklıklarını, şaşkınlıklarını, acılarını; SSCB'de XX. Kongre öncesinde ve sonrasında Merkez Komite'nin sanata ve sanatçılara olan yaklaşımını, Sovyet Yazarlar Birliği çevresinde yaşanan olayları ve bütün bunların karşısında Nâzım Hikmet'in taviz vermez duruşunu anlatıyor.
Nâzım Hikmet'in derin yurt sevgisi, karısı Vera'ya duyduğu sınırsız aşk ve kıskançlıkları; Aragon, Neruda, Erenburg, Pasternak gibi dünyaca ünlü yazarlarla yakın dostluk ilişkileri ve edebiyat tartışmaları; ölüm önsezileri ve korkusu, çizgi dışı aşkları, şairin iç dünyasına girilerek, kişisel duygularıyla, içten ve şiirsele varan bir dille aktarılıyor Bahtiyar Ol Nâzım'da.
Kitabın son sayfalarındaki ölüm üzerine söyleşiler, insanı derinden sarsan ölçülerde...

Giderayak işlerim var bitirilecek,
giderayak.
Ceylanı kurtardım avcının elinden
ama daha baygın yatar ayılamadı.
Kopardım portakalı dalından
ama kabuğu soyulamadı.
Oldum yıldızlarla haşır neşir
ama sayısı bir tamam sayılamadı.
Kuyudan çektim suyu
ama bardaklara konulamadı.
Güller dizildi tepsiye
ama taştan fincan oyulamadı.
Sevdalara doyulamadı.
Giderayak işlerim var bitirilecek,
giderayak.

Doris Lessing – Anılar

Anılar Kitap Kapağı Anılar
Doris Lessing
Kırmızı Kedi Yayınevi
852

Nobel ödüllü yazar Doris Lessing'in (1919-2013) iki ciltlik otobiyografisinin ilk cildi Tenimin Altında, yazarın İran'daki bir İngiliz ailesinin kızı olarak doğumu, Güney Rodezya'ya gidişi ve oradaki hayatını konu alarak yaşamının 1949'a kadar olan kısmını kapsıyor. Lessing bu kitapta bir birey olarak bilincinin, bir kadın olarak cinselliğinin ve modern insan olarak siyasi kimliğinin gelişimine ağırlık verirken, bir yandan da 20. yüzyıldaki dünya savaşlarının sıradan insanların üzerinde sebep olduğu onulmaz yıkım ve sömürge topraklarındaki ırkçılığa dair kendi hatıralarından kesitler sunuyor. Otobiyografinin ikinci cildi Gölgede Yürümek ise yazarın savaş sonrası İngilteresi'ne kucağında oğlu Peter ve elinde ilk romanı Türkü Söylüyor Otlar'ın taslağıyla gelişiyle başlıyor. Lessing bu kitapta komünizmin 1950'lerin entelektüel yaşantısını hâkimiyeti altına alışını ve sonraları kendi neslinin öteki entelektüellerinin çoğu gibi radikal jargon ve siyasetten hayal kırıklığına uğrayarak bu ideolojiyi nasıl ardında bıraktığını anlatıyor. Bunların yanı sıra Lessing genç, yalnız bir anne ve bohem bir yazar olarak tecrübelerine, arkadaşlarına, sevgililerine, siyasal aktiviteleri ve tiyatrodaki deneyimlerine dair hayatından çarpıcı kesitler sunuyor. Doris Lessing'in bu iki ciltlik otobiyografisi, okuyucuya bir yazara ve onun yazın sürecinin derinliklerine temas etme fırsatı vererek, bunun yanı sıra Soğuk Savaş döneminin siyasal, sanatsal ve toplumsal yaşantısına dair eşsiz bir portre çiziyor.

Can Dündar – Yaveri Atatürk’ü Anlatıyor

Yaveri Atatürk'ü Anlatıyor: Salih Bozok'un Anıları Kitap Kapağı Yaveri Atatürk'ü Anlatıyor: Salih Bozok'un Anıları
Can Dündar
Can Yayınları
192

Daha 1912 yılında "vatanın mutlaka selamet bulacağına" ilişkin bir inancın, "memleketi sarsan buhran"a ilişkin teşhislerin ve savaşın muhtemel neticesine ilişkin öngörülerin de izleri ve belgeleri var bu satırlarda…

Bu anılarda bir an yılgınlığa düşerek emekli olup köşesine çekilmeyi düşünen...
Enver Paşa'ya, "Makamınızda gözüm yok, o makam bana küçük gelir," diye meydan okuyan…

Daha 1919 Ağustosu'nda annesine,"Hareketimizin somut neticelerini pek yakında bütün dünya görecektir," diye yazan…

Esir aldığı Trikopis'e Napoléon'u örnek gösteren…

İzmir'de kendisine diklenen İngiliz konsolosu odasından kovan…

Annesinin mezarı başında ulusal egemenlik yemini eden bir Mustafa Kemal bulacaksınız.
Tabii Latife Hanım'la evlenmelerinin ve boşanmalarının öyküsünü, İnönü'yle küslüklerinin içyüzünü, sofrada kopan kimi kavgaların ilginç ayrıntılarını ve Atatürk'ün hastalığının perde arkasını da…

Can Dündar

Can Dündar'ın yayına hazırladığı bu kitapta Yaveri Atatürk'ü Anlatıyor'da Salih Bozok, Selanik yıllarından başlayarak ölene kadar bir gölge gibi izlediği, hudutsuz bir sevgiyle bağlı olduğu Atatürk'ü ve onunla yaşadıklarını yaşadıklarını anlatıyor, çok değerli mektupları ve seyahat notları eşliğinde.

Gabriel Garcia Marquez – Anlatmak İçin Yaşamak

Anlatmak İçin Yaşamak: Vivir Para Contarla Kitap Kapağı Anlatmak İçin Yaşamak: Vivir Para Contarla
Gabriel Garcia Marquez
Can Yayınları
576

Gabriel García Márquez çapında bir yazarın anılarını yalnızca hayranları değil, bütün edebiyat dünyası nicedir bekliyordu. 20. yüzyıl edebiyatına damgasını vuran büyülü gerçekçiliğin büyük ustası, Yaprak Fırtınası'ndan Yüzyıllık Yalnızlık'a, Kolera Günlerinde Aşk'tan Benim Hüzünlü Orospula-rım'a, esin kaynaklarını hep kendi yaşamında, yakın çevresindeki insanlarda aramıştı. O yüzden, yapıtlarıyla yaşamı arasında sık dokunmuş bağlar vardı. García Márquez sonunda anılarını yazdı. Anlatmak İçin Yaşamak, anlatmak, yazmak için yaşamış bir yazarın anılarının çok ötesinde bir kitap. Ancak onun kaleminden çıkabilecek, roman tadında okunabilen bir eser. Anlatmak İçin Yaşamak'ta "Hayat, insanın yaşadığı değildir; aslolan, hatırladığı ve anlatmak için nasıl hatırladığıdır" diyen yazarın yalnızca yaşamöyküsünü değil, tüm yapıtlarının izlerini de bulacaksınız.

Mahmut Makal – Bizim Köy

Bizim Köy: Ara Güler'in Fotoğraflarıyla... Kitap Kapağı Bizim Köy: Ara Güler'in Fotoğraflarıyla...
Mahmut Makal
Literatür Yayıncılık
195

Bizim Köy 1950’de yayımlandığında toplumun geniş kesimlerinde tam anlamıyla bir depreme yol açtı. Yazarın, 17 yaşında gencecik bir öğretmenken kaleme almaya başladığı “köy notları” kitap haline getirilip de basıldığı zaman önce iktidarın öfkesini üzerine çekti. Çünkü köyden yükselen yoksulluk çığlığı, kulaklarını ve gözlerini her türlü olumsuzluğa kapamak isteyenlere, köyleri yemyeşil, bereketli, güzel köylü kızlarının berrak pınarlardan su taşıdığı yerler olarak gösterme çabasında olanlara atılan bir tokattı. Köylerde hâlâ taş devrinin yaşandığı gerçeğini dile getirmenin bir cezası olacaktı elbette. Her yer kar altındayken, köylere ulaşım sağlanamazken köyünde öğrencilerini “hayata hazırlamaya” çalışan genç öğretmenin haberi olmadı kitabının kopardığı gürültüden. Karlar erimeye başlayıp, yollar açılınca ilk ziyaretçileri jandarmalar oldu Makal’ın. Tutuklandı. Bizim Köy ise tam tersine çeşitli dillere çevrilip ülke sınırlarını aşmaya başladı.

 

Dönemin cumhurbaşkanı, yazarı Çankaya Köşkü’ne davet ettiğinde, bu tutum Demokrat Parti’nin köye ve köylünün sorunlarına önem vermesi olarak algılandı. Ama bu da uzun sürmedi. Önce çeşitli karalamaların boy hedefi haline gelen Köy Enstitüleri kapatıldı, ardından Enstitülü öğretmenlere baskılar başladı. Köye ve köylülerin içinde bulunduğu çağdışı koşullara değinen yazarlara, aydınlara karşı sistemli bir linç kampanyası başlatıldı.

 

Tahsin Yücel’in “Bizim Köy 1950’de bir başyapıttı. 1995’te de bir başyapıt” saptaması, aradan geçen yarım asırlık bir sürece rağmen, yazarın ve eserinin hâlâ güncelliğini koruduğunu

göstermesi açısından son derece isabetli bir değerlendirme.

 

Bizim Köy, Türk edebiyatında köy gerçekliğine dayanan bir ilk kitap ve toplumcu gerçekçiliğin öncüsü olarak kabul edilmektedir.

Jack London – Altta Kalanlar

Altta Kalanlar Kitap Kapağı Altta Kalanlar
Jack London
Yalçın Yayınları
199

Jack London, Londra'nın doğu yakasındaki; Whitechapel, Hoxton, Spitalfields, Bentham Green ve Wapping'i kapsayan bir bölgeyi, buradaki insanların arasına karışarak, onlar gibi giyinip, onlar gibi yaşayıp, onlar gibi karnını doyurarak bu yapıtını yaratmıştır.
Bu yaratış, öylesine bir doğallık içermektedir ki, Jack London'ın kendi ifadesiyle; üzerindeki ceketten başka kaybedecek şeyi yoktur. O ceket de eski giysiler satan bir dükkândan alınmıştır.
Buradaki yaşam hem gridir, hem de bulanık. Burada yaşayanlar acz içinde, umarsız, umutsuz, hastalıklıdır. Temizlik için yapılan en ufak bir girişim bile, kahkahalarla karşılanır burada. Buralara yağan yağmur bile doğallıktan uzaktır ve ortalığı temizleme gücünden yoksundur. O da her şey gibi yağlıdır, düştüğü yeri daha çok pisletir. Buradaki duvarların ardında, sıkıntı içindeki insanlar yaşamını sürdürür. Burada ruh inceliğinden söz etmek alay konusu olur, dünya nimetleri yoktur burada.
Londra'da öyle sokaklar vardır ki, burada yaşama gözlerini açan çocukların yüzde ellisi, iki yaşına varmadan ölür. Geriye kalan çocukların yüzde ellisi de beş yaşına ulaşmadan yaşama gözlerini yumar. Denilebilir ki, buralarda korkunç bir katliam hüküm sürmektedir. Londra'nın kenar mahalleleri, ucu bucağı belirsiz bir mezbahadır.
Jack London'ın tanıklığıyla tarihe not olarak düşülen Altta Kalanların hikâyesinin üzerinden yalnızca bir yüzyıl geçti. Batının bugünkü uygar İngilteresi milyonlarca ezilmişin cesedinin yer aldığı temel üzerinde inşa edilmiş.
Jack London, bu belgeyi, o eşsiz üslubuyla hikâyeleştirmiş. Yalçın Yayınları olarak; bu sürükleyici ve bir solukta okunan yapıtın yeni basımını yayınlamaktan onur duyuyoruz.

Paul Auster – Kış Günlüğü

Kış Günlüğü Kitap Kapağı Kış Günlüğü
Paul Auster
Can Yayınları
200

Her yazar, kitaplarına kendini de saklar. Ama gün gelir satır aralarında anlatmaktan vazgeçer kendisini. Artık yaş kemale ermiştir. Yaşadıkları, yaşayamadıkları, düşleri, gerçekleri... Hesaplaşma zamanıdır. Paul Auster'ın kendi hikâyesine dönerek yazdığı Kış Günlüğü, sıradan bir yaşamöyküsü değildir, usta bir kalemden çıkmış roman gibi bir yaşamdır.

Yazar bu kitabı neden yazdığını kendi cümleleriyle şöyle açıklar:
"Ne de olsa zaman azalıyor. Belki de şimdilik hikâyelerini bir yana bırakıp hayatının anımsadığın ilk gününden bugüne kadar bu bedenin içinde yaşamanın nasıl bir duygu olduğunu incelemeye çalışsan iyi olur."

Marquis De Sade – Karıma Mektuplar

Karıma Mektuplar Kitap Kapağı Karıma Mektuplar
Marquis De Sade
Kafekültür Yayıncılık
150

Onu yeniden tanıtmaya gerek yok. O, Marquis de Sade, 1776 yılında özgürlüğünün son saatlerini sürmektedir hâlâ ve 35 yaşındadır. Mahpusluğun ne demek olduğunu kısa tutukluluğu ile tatmış olsa da, 1772 yılında patlayan yeni bir fuhuş olayını hiç ummadığı kadar pahalıya ödeyecektir. Öyle ki İtalya'ya kaçan markinin gıyabında idam kararı çıkartılır. 1775 yılında, “küçük kızlar” davası, mevcut hapis cezasına on üç yıl daha eklenmesine sebep olur. 13 Şubat 1777'de Paris'te tutuklanarak, Vincennes Şatosu'na götürülse de kralın özel izniyle hayatta kalmayı başarır; 1790’da buradan çıkarken akıl hastalarının arasında geçireceği on üç yıllık esaretten henüz habersizdir.
Gamsız, zevk düşkünü bu soylu gencin hayatı, sürgünlerle geçen bir yaşama dönüşür. Her şeyden elini eteğini çektiği bu uzun süreçte yazmaya başlayacak ve mektup yazmada ustalaşacaktır. Bu "özgürlük âşığı", artık, tek ve en sadık sırdaşı, karısı Renée-Pélagie’ye yolladığı mektuplarda, bu ustalığından örnekler sergiler. Mektupları aracılığıyla, karısına yalvardığı zamanlar olduğu kadar, ona hakaretler de yağdırır; tüm kötülüklerin kaynağı olarak gördüğü annesine karşı duyduğu nefreti dile getirir, ihtiyaçlarının karşılanmasını isterken kaprisler yapar; yaşadığı şaşkınlıkları, bitmez tükenmez öfkeyi, tutkuyla hep onunla paylaşır.

Hüseyin Nihal Atsız – Türkçülüğe Karşı Haçlı Seferi ve Çektiklerimiz

Türkçülüğe Karşı Haçlı Seferi ve Çektiklerimiz Kitap Kapağı Türkçülüğe Karşı Haçlı Seferi ve Çektiklerimiz
Hüseyin Nihal Atsız
Ötüken Neşriyat
263

Türkçülüğe Karşı Haçlı Seferi ve Çektiklerimiz, Atsız’ın, Büyük Doğu dergilerinin 6 Mart 1959 – 16 Ekim 1959 tarihleri arasında haftalık olarak 33 sayı neşredilen “IX. Dönem”inde tefrika edilmiş hatıratıdır. Askerî Tıbbiye yıllarından (1922-1925) Orhun dergisinin “II. Dönem”inin başına, yani Ekim 1943’e, kadar olan hatıralarını; ibretâmiz hâdiselerin içinde ve yakın tarihin mühim isimlerinin önünde cereyan eden hayat sergüzeştini, akıcı ve eşine az rastlanır bir mizah diliyle yazan Büyük Atsız, tek parti yıllarının çetin mücadele ortamında nasıl gadre uğradığının salt kişisel bir anlatısını değil, ayrıca cumhuriyetin erken dönemlerinde Türk milliyetçiliği tarihinin öncü kuşakları olarak ortaya çıkan insanların seciyelerinin yoğrulduğu vasatı aydınlatan birincil bir kaynağı da ortaya koymuştur. Ne yazık ki Büyük Doğu’nun 33. sayısından sonra kapanmasıyla akim kalıp, Atsız’ın “dram” olarak nitelendirdiği esas konusunu teşkîl edecek Irkçılık-Turancılık Davası’nın safahatına giremese de, hatıra serisinin söz konusu niteliği, bu tamamlanmamış haliyle dahi haleldâr olmamaktadır. Türkçülüğe Karşı Haçlı Seferi ve Çektiklerimiz, bir neslin en büyük temsilcilerinden birinin kaleminden dökülmüş özgün bir metin olarak, ilk defa bu baskıda kitaba ilave edilen söyleşilerle birlikte, hâlâ tarihî kıymetini korumaktadır.

Hüseyin Nihal Atsız – Çanakkale’ye Yürüyüş

Çanakkale'ye Yürüyüş / Türkçülüğe Karşı Haçlı Seferi Kitap Kapağı Çanakkale'ye Yürüyüş / Türkçülüğe Karşı Haçlı Seferi
Hüseyin Nihal Atsız
İrfan Yayıncılık
268

Çanakkaleye Yürüyüş
Türk tarihini dolduran büyük zaferler arasında, Dumlupınar da dahil olduğu halde, hiç birisi Çanakkale zaferi kadar kat'î neticeli olmamıştır. Çanakkale müdafaası Sakarya müdafaasının ve Dumlupınar taarruzunun anasıdır. Çanakkale müdafaası olmasaydı cihan savaşı iki yılda bitecek ve Türkiye ortadan kalkacaktı. Türkiye ortadan kalktıktan sonra da artık bir Sakarya, bir Dumlupınar olmayacaktı.
Çanakkale müdafaası mânevî-ahlâkî bakımdan da büyük bir eserdir. Bu müdafaa madde bolluğunun, vesait zenginliğinin savaşta "her şey" demek olmadığını ispat etmiş ve yine Türk milletinin bütün cihanda baş dövüşçü ve birinci asker olduğunu bir yol daha ortaya koymuştur.

Tütkçülüğe Karşı Haçlı Seferleri
1944-1945'te bu memlekette bir dram oynandı. Resmî adı "Irkçılar Turancılar dâvası" olan bu oyun, ürpertici, acıklı bölümleri yanındaki güldürücü, katıltıcı sahneleriyle tam bir asrî dramdı. Müellifi, nice böyle eserlerin yazarı olan İsmet İnönü; rejisörü, müellifin her kelimesine sadık kalmak, hattâ kafasından geçenleri anlamak ve aynen sahneye koymak için hiçbir fedakârlıktan çekinmeyen Halk Partisi idi.

Dostoyevski – Mektuplar

Mektuplar Kitap Kapağı Mektuplar
Dostoyevski
Ararat Yayınevi
336

Dostoyevski, roman kişilerini, içinde bulunduğu toplumsal durumlar u¨zerine kurgular. Kahramanlarını kendi du¨şu¨nce ve kanaatlerinin âdeta bir sözcu¨su¨ yapar. Yine de o, bireysel ve toplumsal gerçeklikleri romanlarında daha belirsiz ve dolambaçlı bir dille aktarırken bu gerçekliği mektuplarında daha doğrudan ve sözu¨nu¨ sakınmaksızın anlatır.

Kronolojik olarak erken dönem ve geç dönem şeklinde kabaca iki gruba ayrılabilecek mektuplarından birinci gruba alınabilecek ilk mektuplarında; askerî mu¨hendislik okulunun uygunsuz atmosferiyle âdeta bir zavallı durumundaki karamsar ve duygusal ergenin kırılgan ruh hâli bu¨tu¨n ayrıntılarıyla ortaya çıkar. Bu dönem mektuplarında yazar, sorunlarla dolu kalbini, sık sık kardeşi Mihail’e açar. Kafası; Tanrı, doğa ve ruhla ilgili karmakarışık felsefî du¨şu¨ncelerle çalkalanır. Üstelik bu dönemde, evden gelen para havaleleri de seyrektir. Babasına yazdığı mektuplarında ‘demir gibi sert yoksulluğun’ tadını burada ilk defa tattığını belirtir. Bu yoksulluk, yıllarca onun peşini bırakmayacak ve kişiliği u¨zerinde silinmez izler bırakacaktır. Genellikle aynı kişiye yazdığı geç dönem mektuplarıysa gelişmekte olan bir yazarın ruh durumunu yansıtır: Âniden beliren, baş döndu¨ru¨cu¨ ve kısa ömu¨rlu¨ bir meşhur olma durumu, yaşamının sonuna kadar su¨recek edebiyat ırgatçılığının başlangıcı, sinsi depresyon atakları, belirsiz ‘ruhî’ ve sinirsel rahatsızlıklar, muhtemelen ilk sara belirtileri…

Mektuplar, Dostoyevski’nin sanatını çok yakından ilgilendirip derinden etkileyen özel yaşamının yeniden inşası açısından temel bir kaynak niteliği taşır. Bu bakımdan mektuplar, içinde bazı romanlarının kahramanlarını da yakaladığımız Dostoyevski’nin en yalın, en dolaysız toplumsal ve bireysel fotoğrafını çeken otobiyografisi olarak da okunabilir.

Ahmet Şerif İzgören & Ahmet Nacar – Sarı Siyah Bursa

Sarı Siyah Bursa Kitap Kapağı Sarı Siyah Bursa
Ahmet Şerif İzgören & Ahmet Nacar
İzgören Yayınları
136

İki usta kalem Ahmet Nacar ve Ahmet Şerif İzgören'den yine ortak bir çalışma, yine mizah dolu nostalji.

Ahmet Nacar ve Ahmet Şerif İzgören'in kaleme aldıkları, çizimlerini Sait Munzur'un yaptığı mizah ve duygu dolu Sarı Siyah'ın devamı niteliğindeki bu kitapta, iki can dostunun, Bursa'da başlayan yeni hayatlarında yaşadıkları haylaz ama masum, düşündürücü ama komik, sıcak, coşkulu, hareketli anılarını okurken çocukluğunuza gidecek, yine kahkahalara boğulacaksınız.

Akıl vermesini sever insanoğlu. Bir sürü fikrim de hazırda beklerken üstelik, içimden geçen şu: Herkes bugüne kadar hangi tohumu, hangi fidanı biriktirdiyse eksin bir yerlere. Daha çok güzellik, keyif, tebessüm dallarda sallansın, gölgesi olsun insanların. Çocuklar ayağını basacak bir karış toprak, çimen bulsunlar, çiçekleri koklasınlar, dalında erik, kiraz görsünler; varsın dalından düşsünler bir ayva ağacının. Hiç değilse daha sahici, daha elle tutulur olur hayatları.

Artık Bursa'dayız Şerif'imle. Bir sürü yeni arkadaş, yeni site, yeni paylaşım gruplarımız var; yeni oyunlar içinde yeni kahramanlarız. Bugünlerden farkımız; elle tutulur, gözle görülür, tadı, tuzu, rengi, kokusu olan şeylerdi yaşadıklarımız. Kendinizi bulacağınız satırlarda, kendi satır aralarınızı yazacaksınız okurken. Gülümseyeceksiniz; sahici, sesli ve içten...

Ahmet Nacar