Louis Althusser – İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları

İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları Kitap Kapağı İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları
Louis Althusser
İthaki Yayınları
152

İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları, Althusser'in 1970 Haziranı'nda La Penseée'de yayınlanır yayınlanmaz bütün dünyada büyük yankılar uyandıran ve yankıları hâlâ devam eden aynı adlı ünlü makalesini, bu makalenin 1969 tarihli ilk versiyonunu ve La Penseée'de yayınlanan makalede dile getirilen fikirlere yönelik eleştirilere Althusser'in Aralık 1976 tarihinde -ve bu tarih itibariyle- verdiği cevapları içeren bir derlemedir.

Karl Polanyi, "yoksulluk" toplumda süren "doğa"dır, demişti. Çoktandır sadece kendilerini ve kendileri gibi düşünenleri ideolojinin dışında, başkalarını da daima ideolojinin içinde gören siyasi, felsefi, dini, ahlaki, kültürel ve etnik kamplarla kuşatılmış haldeyiz. Üstelik her meselede sadece kendilerini haklı başkalarını haksız, kendilerini iyi başkalarını kötü, kendilerini doğru başkalarını yanlış görmekteler. Güzellik ise sadece onlara has, başkaları çirkin de üstelik... Ve en kötüsü, aynı/özdeş olanı dost ve başka/farklı olanı daima (inkar ve asimilasyon işe yaramadığında) imha edilmesi gereken düşmanlar olarak görüyorlar, tıpkı "doğa" durumunda olduğu gibi! Althusser, işte bunun, yani ideolojinin neden, nasıl ve niçinini anlatıyor, belli ki kimsenin okuduğu yok bu kitabı!

H. J. Störig – İlkçağ Felsefesi

İlkçağ Felsefesi: Hint - Çin - Yunan Kitap Kapağı İlkçağ Felsefesi: Hint - Çin - Yunan
H. J. Störig
Yol Yayınları
305

Batı'da yazılmış olan çoğu felsefe tarihinin dar sınırları bu kitapta aşılmış ve gerçeği akıl yoluyla arama serüveninin anlatılmasına Eski Yunan felsefesinden değil, ondan hiç de aşağı kalmayan, Eski Hint ve Çin'de gelişmiş olan düşüncelerle başlanmıştır. Eski Hint ve Çin düşüncesinin felsefe tarihi çerçevesi içine alınması pek çok konuya yeni ve geniş bir bakış açısı getiriyor. Bu kitapta, en derin felsefi düşünceler bile, yalnız felsefecilerin anlayabileceği ağır bir felsefe diliyle değil, rahat ve sürükleyici bir konuşma diliyle anlatılmaya çalışılıyor. Pek çok kez basılmış, gözden geçirilmiş olan bu çalışma, geniş bir okuyucu kitlesinin ilgisini çekmiş ve kalıcı bir başarıya ulaşmıştır. Almanya'da öğrencilere yardımcı ders kitabı olarak önerilmiştir.

Crispin Sartwell – Edepsizlik, Anarşi ve Gerçeklik

Edepsizlik, Anarşi ve Gerçeklik Kitap Kapağı Edepsizlik, Anarşi ve Gerçeklik
Crispin Sartwell
Ayrıntı Yayınları
190

Platon'dan beri felsefe, hakikati gerçeklik yerine kavramlarda aramayı seçmiş; kavramlar dünyasının o tasarlanmış cazibesi karşısında, dünyevi olan daima yetersiz görülmüştür. Sonuç: kendi bedeninden, duygularından kaçmaya, arınmaya çalışan ve durmaksızın kavramların saf, renksiz, kokusuz, ideal güzelliğine erişmek için didinen modern insandır. Sartwell, Edepsizlik, Anarşi ve Gerçeklik'te felsefenin soyut, steril dünyasından, acıları ve kötülükleriyle hayatın çıplak gerçekliğine açıldığımızda nelerin olacağını gösteriyor bize. Alışık olmadığımız kişisel bir dille şenlik ve aşka; elbette nefret ve ölüme, kısaca hayata çağırıyor bizi, hem de üniversite kürsüsünden, felsefesinin sayfaları arasından...Sartwell tezleri Nietzsche, Havel, Heidegger ve Bataille'ın görüşleriyle harmanlıyor; Amerikan yerlileri ve Uzakdoğu'nun geleneklerine kulak veriyor. Ona göre, tüm ahlaki değerler olması gerekeni anlatır; olanın eksik var olduğunu söyler, gerçekliği inkar eder. İhlal ise yaşamaya "evet" demektir. Çünkü yaşadığımızı günahlarımızla, suçlarımızla, korkularımızla, acılarımızla anlarız. Dünya erdem ve güzellik kadar sidik, bok ve nefretle birlikte vardır. Aşk kadar nefret de hayatın gerçeğidir; olduğu gibi olumlanmaya ve sonuna kadar yaşanmaya layıktır.Sertwell edepsizliği savunuyor. Ona göre, her edepsiz söz ya da fiil bedeni çağrıştır. Oysa uygarlık adına beden men edilmiş, bastırılmıştır; doğal kokuları parfümlere boğulmuş, faaliyeti kapalı odalara hapsedilmiştir. "Uygar insan" sınırlılığını inkar ederek, ölümünden, duygularından, kısacası kendinden utanan insana dönüşmüştür.Hayatımızı böylesine "kitleyen" araçlardan biri olan devlet ise hem yalan hem de yalancıdır. Gücün ve ölümün örgütlenmiş çetesidir. Devletin yasa ve kurumları gırtlağımıza dayanmış postalları gizlemek için incelikle işlenmiş göz bağlarıdır. Artık post-totaliyer sistemlerde temel çatışma ezen/ezilen arasında değildir. Tek tek her insan hem ezen hem de ezilendir; kişi "sistemin hem kurbanı hem de payandası" olmuştur. İktidar tek tek herkesin içinden geçerek örülmüş, kişi kendisi tarafından ezilmeye başlamıştır...Sartwell kavramlara ve ciddiyete saldırdığı bu provokatif kitabında bizi edepsizliğe ve oyuna yani hayata çağırıyor..."Cehenneme Övgü'den ötesine geçmek isteyenlere...

Serol Teber – Melankoli

Melankoli: Normal Bir Anomali Kitap Kapağı Melankoli: Normal Bir Anomali
Serol Teber
Sel Yayıncılık
368

Melankolik kişiliğin gizemini anlamaya yönelik çalışmalar Homeros destanlarında başlamış, Hipokrat yazınında sürmüş,,,,
Sophokles'in trajedilerinde doruğa ulaşmıştır. Aristotales, olağanüstü kişiliklerden, özgün bir ahlak ve tutkulu bir heyecan içinde yaşayanların genellikle melankolik olduklarını söylemiştir. Demokritos, Herakleitos, Empedokles örneklerinde olduğu gibi... Albrecht Dürer, Hölderlin, Walter Benjamin, vb. hep bu tür bir melakolik yaşamın aurasını yaymışlardır. Melankolik yaşamda, çok kez, sıradan varoluşun acılı sefaleti aşılabilmekte, trajik fakat onurlu estetik özelllikleeri olabilen yepyeni bir benlikle karşılaşılmaktadır.

Soren Kierkegaard – Kahkaha Benden Yana

Kahkaha Benden Yana Kitap Kapağı Kahkaha Benden Yana
Soren Kierkegaard
Ayrıntı Yayınları
279

Büyük bir dehanın tanınmaması elbette üzücü; ama yanlış tanınması daha da beter. Ne yazık ki Kierkegaard bu iki durumu da dramatik şekillerde yaşadı ve yer yer de yaşamaya devam ediyor.
Yaşadığı dönem olan XIX. yüzyılda kendi insanları tarafından anlaşılamadı; çünkü düşünceleri, eserleri onları kat kat aşıyordu. Kierkegaard'ın üzerine örtülen ölü toprağından sıyrılıp varlığını yeniden göstermesi için XX. yüzyılın başlarını beklemek gerekti: Yani "birey" kavramının yavaş yavaş uç verdiği, özleri bir "sistem" inşa etmeye dayalı felsefelerin çözülmeye başladığı bir zaman dilimini.
Geçtiğimiz yüzyıla damgasını vuran pek çok düşünür ve yazar Kierkegaard'dan önemli ölçüde yararlanmışsa da, Kierkegaard'ı merak eden okurlar onun "yanlış" bir kitabından başlamak ya da hakkındaki yanıltıcı yorumları ciddiye almak suretiyle bir anlamda onu gözden kaçırmışlardır. İşte bu kitap Kierkegaard'ı tanıdığını sananlar, hakkında şöyle bir "tanıtım" kitabı. Tanıyanlara ise kesinlikle "yeni bir bakış" kazandıracak bir eser.
Kierkegaard okuru birkaç şekilde şaşırtıyor: Öncelikle yüz elli yılı aşkın zaman önce kaleme almış olduğu konular halen güncelliğini sürdürüyor. Sözgelimi, kamu, basın, özel hayat gibi kavramları derinlemesine ele alırken bugün de önemini koruyan olağanüstü tespitler yapıyor. Bunun dışında değişik karakterlerin ağzından tartışma yaratacak sözler sarf ediyor. Örneğin. "Can sıkınıtısı bütün kötülüklerin anasıdır," diyerek eğlenmenin görevimiz olduğunu ilan ediyor.
Dönemin etik, estetik, düşünsel ve doğrudan hayata dair alanlarında bayağılıklara karşı tek başına kıyasıya mücadele etmiş bir adamı (yeniden) tanımak, "sohbet"inden haz almak ve en nihayetinde Kierkegaard'a hakkını vermek için Kahkaha Benden Yana diyoruz

Soren Kierkegaard – Ölümcül Hastalık Umutsuzluk

Ölümcül Hastalık Umutsuzluk Kitap Kapağı Ölümcül Hastalık Umutsuzluk
Soren Kierkegaard
Doğu Batı Yayınları
143

Soren Kierkegaard; şu Danimarkalı filozof, varoluşçuluğun babası... Kierkegaard’a göre umutsuzluk evrenseldir, çünkü insan sonluluktan sonsuzluğa geçişi umutsuzluk yoluyla gerçekleştirir. Umutsuzluk kaçınılmazdır, onu bir an olsun yabana atamayız. Benliğin iflah olmaz hastalıklarına karşılık umut üzerine topyekûn iyimser bir felsefe geliştirmek ruhumuza yapılabilecek en ağır saldırılardan biridir. Bir mustarip kötü bir teselliyle avutulabilir mi? Umut üzerine gerekli-gereksiz sarfedilen sözler ölümcül bir hastanın yanında yapılan gaflara benzeyecektir ve pek az teskin edicidir! Oysa umudunu sonuna kadar tüketmiş bir ruh hali gerçeği kavramak adına daha doğru bir adım atmış olur. Umutsuzluk kaçınılmazdır, insanın karşıtların bir sentezi olmasının, daha doğrusu diyalektik bir varlık oluşunun gereğidir. Sonlu varlığı ile sonsuz varlığı arasına sıkışan insan “kendi olma” sürecini umutsuzluk içinde yaşar.

Kierkegaard için umutsuzluk ölümcül hastalıktır. “Bu hastalıktan ölünmesinden veya bu hastalığın fiziksel ölümle sona ermesinden çok, bu hastalığın işkencesi, can çekişen ama ölemeden ölümle savaşan kişi gibi ölememektedir, sürekli bir can çekişme hali içindedir.” “Ölümcül hastalık dar anlamda kendisinden sonra hiçbir şey bırakmadan ölüme giden bir hastalık demektir. Ve umutsuzluk budur.” Umutsuzluğun özü yaşamın hiçbir şey olmamasıdır.

Kierkegaard bir dinin çerçevesi içinde yapıtlar üretmesine karşılık aynı zamanda insanoğlunun en temel sorunlarını ortaya koyar. Kierkegaard birden ve doğrudan varoluş gizeminin içine dalar. Hegel’de en üst noktasına ulaşan akıl ve sistem felsefesine karşı bireyin varoluşunun akıldışılığını, paradoksunu açığa serer.

Voltaire – Candide Ya Da İyimserlik

Candide Ya Da İyimserlik Kitap Kapağı Candide Ya Da İyimserlik
Voltaire
Karmen Klasikleri
194

Politik taşlamalar eskiyince çok fazla işe yaramazlar genelde. Ama bazen ufak bir yergi, sanatsal ustalığı ve evrenselliği sayesinde hiçbir zaman eskimez. Candide bunlardan biri. Aydınlanma devrinin "Rönesans adamı" tarafından kaleme alınan bu ufak taşlama 1750'lerin politik ve felsefi tartışmalarına, anlaşmazlıklarına ışık tutuyor. Alman filozofu Gottfried Wilhelm Leibniz'in "metafiziksel iyimserliğine bir yanıt olarak yazılan Candide, sevgilisi Matmazel Cunegonde'a kavuşmak için dünyanın dört bir yanına geziler yapan ve karşılaştığı tüm olumsuzluklara karşın (zorla orduya alınıyor, kırbaçlanıyor, dolandırılıyor, soyuluyor, sevgilisinden koparılıyor, Engizisyon tarafından işkenceye uğratılıyor, vs.vs.) yaşam sevgisini yitirmeyen ve güzel bir yaşam sürebileceğine inanan saf bir delikanlının öyküsünü anlatıyor. Sonunda Candide sevgilisi ve yardımcılarıyla yalnızlığa çekilince, gerçek mutluluğun aşırı idealizm ya da bulanık bir metafizikle değil, "kendi ufak bahçesini ekip biçmekte yarattığını fark ediyor.

Walter Benjamin – Pasajlar

Pasajlar Kitap Kapağı Pasajlar
Kazım Taşkent Klasik Yapıtlar Dizisi
Walter Benjamin
Yapı Kredi Yayınları
277

...Çalışmanın bütününe yakın bölümünde kendine özgü ve "mozayik" yöntemi diye adlandırılabilecek bir yöntemi uygulayan Benjamin, bütün bir dönemin kültür tarihini, genelde dikkat edilmeyen ayrıntılardan (döşeme biçimlerinden, giysilerden, akşam saatlerinin iş dönüşü kalabalığından, dedektif romanlarından, sokakların ışıklandırılmasından vb.) yola çıkarak, geliştirdiği kavramları ve dünya görüşünü "yaşayan" bir organizmanın kalıbı içerisinde sergiler. "Pasajlar"ın bu kitapta toplanan metinleri, Walter Benjamin`in kendi öngörmüş olduğu, ama kendisi hayattayken basım aşamasına gelemeyen düzenlemeye sadık kalınarak bir araya getirilmiştir.

Pasajlar (Passagenwerk), Alman düşünür ve kültür tarihçisi Walter Benjamin`in (1892-1940) ilk gençlik çağından başlayarak, ölümüne kadar üzerinde çalıştığı başyapıtıdır. 19. Yüzyıl`ın Başkenti Paris`le birlikte bu alandaki çalışmalarına başlayan, daha sonra yapıtını Baudelaire üzerine kaleme aldığı incelemelerle geliştiren Benjamin, Pasajlar`la, 19. Yüzyıl7ın kültür tarihini bütün toplumsal temelleri ve 20. Yüzyıl`a ait uzantılarıyla irdelemeyi öngörmüştür. Yazar tarafından tasarlanan kapsam içersinde Tarih Kavramı Üzerine Tekniğin Olanaklarıyla Yeniden Üretilebildiği Çağda Sanat Yapıtı, XIX. Yüzyıl`ın Başkenti Paris, Charles Baudelaire: Kapitalizmin Yükseliş Çağında Bir Lirik Şair ve Baudelaire`de Bazı Motifler Üzerine, Pasajlar`ın çeşitli aşamalarını oluşturur.
Çalışmanın bütününe yakın bölümünde kendine özgü ve "mozaik" yöntemi diye adlandırılabilecek bir yöntemi uygulayan Benjamin, bütün bir dönemin kültür ayrıntılardan (döşeme biçimlerinden, giysilerden, akşam saatlerinin iş dönüşü kalabalığından, dedektif romanlarından, sokakların ışıklandırılmasından vb.) yola çıkarak, geliştirdiği kavramları ve dünya görüşünü, yaşayan bir organizmanın kalıbı içersinde sergiler.
Pasajlar`ın bu kitapta toplanan metinleri, Walter Benjamin`in kendi öngörmüş olduğu, ama kendisi hayattayken basım aşamasına gelemeyen düzenlemeye sadık kalınarak bir araya getirilmiştir.

Taner Timur – Felsefe, Toplum Bilimleri ve Tarihçi

Felsefe, Toplum Bilimleri ve Tarihçi Kitap Kapağı Felsefe, Toplum Bilimleri ve Tarihçi
Taner Timur
Yordam Kitap
494

On yıllara yayılan tarih ve felsefe okumalarına dayanan ve üç yıllık yoğun çalışmanın ürünü olan bu kitap, Taner Timur çalışmalarının yeni bir doruğunu oluşturuyor. Çalışma, tarih-yazıcılığı ile felsefe ve toplum bilimlerinin, tarih boyunca yer yer birbirleriyle buluşan, fakat çoğu zaman da birbirinden kopuk ve bağımsız bir gelişme çizgisi izleyen öykülerini anlatıyor.

Felsefe ve bilimin beşiği olan Eski Yunan, tarihçiliğin de beşiği olmuştu; fakat Aristo, genelle değil, özelle uğraşan tarih-yazıcılığını bilim saymıyordu. Bu görüş, din adamları ve ilahiyatçıların kontrolü altında tüm Ortaçağ boyunca da geçerli oldu.

Rönesans'ın, kutsal tarih anlayışında açtığı gedikler, 17. yüzyıl rasyonalist filozoflarının darbeleri ile genişledi ve izleyen yüzyıla da Kant'ın "Aydınlanma" dediği "aklın zaferi" damgasını vurdu. Böylece, modernizm, Weber'in "büyülerin bozulması" olarak adlandırdığı süreç sonucunda doğdu.

19. yüzyıl, Hegel'in "yöntem"inde Aydınlanma'yı diyalektik bir devinime dönüştürdü; fakat yine Hegel'in "sistem"inde tarih, "Mutlak Espri" şeklinde sona eriyordu. Marx ve Engels, Hegel'in diyalektik yöntemini benimsediler ve kapitalizmin sağladığı bütünlüğü toplum bilimlerindeki gelişmelere dayanarak tarihî maddecilik adını verdikleri kuramsal çerçevede açıkladılar. Böylece metafizik sentezin yerini sosyoekonomik analize dayanan bilimsel eleştiri alıyor ve kapitalist küreselleşmenin gizlemeye çalıştığı uzlaşmaz çelişki ortaya konulmuş oluyordu.

Krizler, devrimci atılımlar ve karşı-devrimler içinde geçen 19. yüzyılı, iki kanlı dünya savaşına sahne olan 20. yüzyıl izledi. Kapitalizm dünyayı bütünleştirir, eşitsizlikler içinde "küresel bir köy" haline getirirken kapitalist işbölümü de bilimde iş bölümünü artırıyor, "uzmanlaşma"yı geliştiriyordu. Böylece gitgide daha çok "uzmanlaşan" bilim dalları sadece "bütün"ü değil, birbirlerini de anlayamaz hale geldiler. Mikro-tarih, mikro-iktisat, mikro-sosyoloji vb, tüm bilimler yerleşik çıkarlarla uzlaşıyor ve "bilimsel tarafsızlık" kisvesi altında küresel kapitalizmi bir kader gibi sunma yarışına giriyordu.

Günümüzde bilim ve tarih-yazıcılığı küreselleşme ile gettolaşma arasındaki çelişkileri ve gerginlikleri yaşıyor. Bu kitapta Aristo'dan Heidegger ve çağdaş tarihçilere kadar bu gelişmenin öyküsü anlatılıyor.

Taner Timur – Marksizm, İnsan ve Toplum

Marksizm, İnsan ve Toplum Kitap Kapağı Marksizm, İnsan ve Toplum
Taner Timur
Yordam Kitap
256

Kişiliğimizi hangi öğeler belirliyor? İçinde bulunduğumuz toplumsal yapılar mı? Bireysel öznelliklerimiz mi? Yoksa her iki unsurun ortak etkisi mi? Kapitalizm nasıl bir insan tipine dayanıyor? Ve bu insan tipini yaratmak için bilim ve felsefeyi nasıl seferber ediyor? Psikoloji, antropoloji, psikanaliz ve nörobiyolojinin bu sürece katkıları nelerdir? Bu sorular son elli yılın felsefe ve insan bilimleri tartışmalarının en çekici başlıklarını oluşturuyor.

Bu sorulara belki de en ilginç yanıtlar insan faktörünü kapitalizm bağlamında eleştiren Marksist düşünürlerden geldi. Ve bu kitap da insan ve toplum sorunsalına çok önemli katkılarda bulunan bazı düşünürleri tanıtıyor, onların ileri sürdükleri tezleri tartışıyor. E. Balibar ve Marksist felsefe, L. Althusser ve psikanaliz, L. Sève'in Marx'a dayandırdığı kişilik kuramı ve P. Bourdieu'nün insanla toplumu, "habitus"le toplumsal "alan"ı birleştirme çabaları düşünürlerin temel eserlerine dayanılarak irdeleniyor. Ayrıca, Batı'da büyük tartışmalar yaratmış eserler ışığında, son dönemin yükselen disiplini nörobiyolojinin insan sorununa tek başına yanıt verip veremeyeceği sorgulanıyor.

İnsanın "öz"ü var mı, yok mu? Varsa bu "öz" nedir? İnsan toplumun bir yan ürünü mü? Yoksa önemli bir parçası mı? Ya da insan nöron bağlantıları dışında bir gerçeği olmayan bir sinir yumağı mı? Gerçekten insan nedir?

Terry Eagleton – İdeoloji

İdeoloji Kitap Kapağı İdeoloji
Terry Eagleton
Ayrıntı Yayınları
308

İdeoloji terimi birbiriyle bağdaşmayan çok fazla anlam barındırıyor. Rorty, Foucault gibi bazı kuramcılar bu terimi tamamen atmayı ya da onun "söylem-iktidar ilişkisi"ni geçirmeyi öneriyorlar. Habermas, ideolojinin yerini "tekniğe" bıraktığını, geç kapitalizmin artık hiçbir söylemsel meşrulaştırıma ihtiyaç duymadan "kendi kendine" işlediğini iddia ediyor. "Sorun gerçekliğin yanlış temsili (ideoloji) değil, gerçeğin artık gerçek olmamasıdır" diyen ve toplumsal yaşamın ağır bir anlam kanaması geçirerek mevta olduğunu savunan Baudrillard, bu görüşün nihilist bir varyantını dile getiriyor.Tam da bu dönemde "reel" dünyada milliyetçilik ve dinsel köktencilik gibi ideolojilerin yeniden şahlandığına (yani ortada hâlâ "yanlış" ve "anlamlı" bir şeyler olduğuna) dikkat çeken Eagleton bu kitabında öncelikle ideoloji kavramından bütün bütüne vazgeçmenin ne denli makul bir şey sayılabileceğini sorguluyor. Son derece açık seçik bir dille ve gündelik yaşamdan aldığı esprili örneklerle Aydınlama'dan Postmodernizme, Marx'tan Laclau ve Mouffe'ye ideoloji kavramı hakkında düşünmüş hemen herkesin görüşlerini aktarıyor. Salt aktarmakla kalmıyor, onlarla verimli bir diyaloğa ve yer yer polemiğe de giriyor. Aslında kitabın tamamına "heterodoks" bir Marksistin postmodernist ve postmarksist düşünürlere karşı geliştirdiği heyecan verici ve çetin bir polemik gözüyle bakılabilir. "İdeoloji"nin gerçekten de birçok anlamı olmasından yola çıkan Eagleton'un amacı bunları sentezleyip tek ve yeterli bir ideoloji tanımına ulaşmak değil; bu, ne mümkün ne de faydalı bir şey ona göre. Metnin başında sunduğu on altı ideoloji tanımından iki ana gelenek çıkarıyor: Bir yanda doğru ve yanlış bilme fikriyle, yanılsama, çarpıtma ve mistifikasyon anlamında ideoloji ile ilgilenen "epistemolojik" gelenek, diğer yanda fikirlerin toplumsal işlevi ile ilgilenen "sosyolojik" gelenek. Sol radikalizmin bu iki geleneğe de, tabii ki içerdikleri sınırların farkında olarak, sahip çıkması gerektiğini savunuyor Eagleton. Adil ve değil de içeriden sorgulayacak bir "ideoloji eleştirisi"nden vazgeçilemeyeceğini söylüyor. "Yanlış bilinç" kavramının her türlü içerimini reddeden postmodernistlerin tersine, radikalizm mevcut toplumsal düzenin sistematik olarak ürettiği belli "yanlışlıkları" belirleyip onlarla mücadele etmekten kaçınamaz. Temel yanlışlık ise, insanlığın tarihsel olarak geliştirdiği yaratıcı güçlerin tam anlamıyla hayata geçirilmesinin engellenmesidir. Bu yargının kendisi de olası ve arzu edilir bir geleceğin (Ütopya'nın) bakış açısından verilir ve bu geleceğin taslağı bugün potansiyel olarak mevcuttur. Yani bugün kendisiyle özdeş değildir. Hiçbir toplumsal düzen insan enerjilerini tamamen massedemez, hiçbir "egemen" ideoloji sanıldığı kadar "saf" ve birleştirici değildir.Sadece postmodern düşüncenin açmazlarıyla ilgilenenlere değil, nelere, niçin karşı çıktığını gerçekten "bilmek" isteyen herkese önerilir.

Terry Eagleton – Tanrı’nın Ölümü ve Kültür

Tanrı'nın Ölümü ve Kültür Kitap Kapağı Tanrı'nın Ölümü ve Kültür
Terry Eagleton
Yordam Kitap
272

Terry Eagleton bu kitabında, özellikle 11 Eylül saldırısından bu yana gündemi işgal eden köktendinciliğin yükselişinden hareketle şu soruyu soruyor: Tanrı yeniden mi dirildi? Yoksa aslında hiç ölmemiş miydi?

Kitap, Aydınlanma düşüncesinin "Tanrı katli"ni hedeflediği iddiasını sorgulayarak başlar. Sekülerleşme sonucu Tanrı'nın ağır bir darbe aldığını teslim etse de, tümüyle yok olmaktan ziyade farklı kılıklara büründüğünü savunur. Seküler bir çağda ne Tanrı eski haliyle var olabilir ne de din, doğru; ama bıraktıkları boşluk, vekaleten bile olsa, mutlaka başkalarınca doldurulmalıdır. Çünkü Tanrı, kimi zaman iktidara saplanmış bir diken rolü üstlendiyse de, ağırlıkla siyasi egemenliği meşrulaştırmanın en güçlü yollarından biri olagelmiştir. Eagleton, Akıl'dan sanata pek çok şeyin, Tanrı'ya vekalet eden aşkınlık formları sunmaya soyunduğunu söyler. Bu vekillerin en maharetlisinin ise, kavramın geniş anlamıyla kültür olduğu kanaatindedir.

"Dillere düşmüş duygulanım yoksunluğuyla" postmodern toplum, Tanrı'ya ve vekili kültüre uyulan ihtiyacı hükümsüz kılıyor ve bu haliyle "ateist bir toplum" öngörüyor gibidir. Oysa öte yanda köktendincilik yükselir. Dolayısıyla, evet, Tanrı yine ölmemiştir; ama bunu kendi kahramanca direnişinden ziyade, "insanların Tanrı'nın cenaze töreninde kendilerini yeniden yaratma olanağını görmeyi başaramamış olması"na borçludur.

Günümüzün en üretken Marksist düşünürlerinden biri olan Terry Eagleton, her zamanki keyifli ve akıcı üslubuyla bakışını bu kez dinin kültür düşüncesi ile ilişkisine çeviriyor. Eski sorulara yeni yanıtlar veriyor, kolaycı yanıtlara zor sorular soruyor.

Aydın Çubukçu – Mantık ve Diyalektik

Mantık ve Diyalektik Kitap Kapağı Mantık ve Diyalektik
Aydın Çubukçu
Evrensel Basım Yayın
224

Bu kitap, mantığın ilerleyişini, evrenin bağıntılı bir bütün olduğuna ilişkin tasarımların ve düşüncelerin çok eski zamanlardan gelen büyük sarmalı üzerinde özetliyor. İnsanın bütün tarihsel eylemi, eninde sonunda bir bağıntıyı koparmak ve bir yenisini yaratmak olarak yalınlaştırılabilir; ama kendi eylemiyle gittikçe daha bağıntılı ve bütünsel kıldığı bu dünya, ona, önceden ve dışarıdan bu haliyle verilmiş gibi görünür.

Yabancılaşmanın en yüksek biçimi, metafizik, buradan doğar. Bu yüzden bu kitap ´tepe üstü´ duran ´soyut evrensel düşünce´deki ya da insan ve tarih dışı ´maddi dünya´daki diyalektiği değil, tarih ve toplum içindeki insanın ilişkilerinde ´ayakları üzerine dikilmiş´ bir diyalektiği anlamaya çalışıyor.

Benedictus De Spinoza – Politik İnceleme

Politik İnceleme Kitap Kapağı Politik İnceleme
Benedictus De Spinoza
Dost Kitabevi
113

Bu kitap, Spinoza eserleri arasında Tractatus Theologico-Politicus'tan en çok uzaklaşanıdır. Tractatus Politicus özerklik kaygısını siyasi bütünün güvenliği önüne çıkarırken, berikinde düzen ve güvenlik kaygısı özerkliğin önüne geçer. Kitabın yazıldığı dönemde Hollanda'yı saran siyasi huzursuzluk, Spinoza'ya kitlesel şiddeti önlemenin bu yolunu düşündürtmüş olabilir. Yine de, Spinoza için devletin amacı insandır. Bu amaç Tractatus Theologico - Politicus'a bile çeşitli düzlemlerde ortaya çıkar. Devlet sırrına ilişkin söylediklerinde olduğu gibi...

Benedictus De Spinoza – Teolojik-Politik İnceleme

Teolojik-Politik İnceleme Kitap Kapağı Teolojik-Politik İnceleme
Benedictus De Spinoza
Dost Kitabevi
135

Teolojik-Politik İnceleme, üç yüz yıldan fazla bir süre önce yazıldığında, "dinini inkar eden Yahudi'nin cehennemde şeytanla birlikte yazdığı kitap" diye adlandırılmıştı. Bugün, yine, farklı sözcüklerle de olsa benzer eleştirilerle karşılaşabilir. Belki de, manidar olan, düşünce tarihinin en çok tepki almış kitabının, ilk satırından son satırına dek, tavizsiz bir ifade özgürlüğü ve demokrasi savunusu olmasıdır. Spinoza, ifade özgürlüğüne din adına ya da devlet adına getirilen sınırlar kaldırılmadan demokrasiden sözedilemeyeceğini, demokrasinin insan doğasına en uygun rejim, demokratik bir siyasi bütünün gerçek amacının da özgürlük olduğunu yüzyıllar önce söylemişti. Modern zihniyeti sorgulamanın, insanı bir kölelikten kurtarırken, bu kez dinsel köleliğin kucağına düşürmek anlamına gelmediğini de…

Teolojik-Politik İnceleme, Latince Fokke Akkerman edisyonunu temel alan Jacqueline Lagrée ve Pierre-François Moreau'nun yaptıkları Fransızca çeviriye (1999) dayanmaktadır. Ayrıca, Charles Appuhn'ün artık klasikleşmiş Fransızca çevirisine de karşılaştırma için başvurulmuştur. Metnin redaksiyonu Atilano Dominguez'in İspanyolca, Carl Gebhardt'ın Günter Gawlick tarafından gözden geçirilmiş Almanca ve Michael Silverthorne ile Jonathan Israel'in İngilizce çevirileriyle karşılaştırılarak yapılmıştır. Spinoza'nın kullandığı kavramları tutarlı ve bütünlüklü bir şekilde karşılayabilmek için Latince özgün metinden de yararlanılmıştır.

Yazı dolaşımı