Yaşar Çabuklu – Postmodern Toplumdan Kesitler

Postmodern Toplumdan Kesitler Kitap Kapağı Postmodern Toplumdan Kesitler
Yaşar Çabuklu
Paloma Yayınevi
153

Postmodern Toplumdan Kesitler adıyla yayımlanan bu dokuzuncu kitabında Çabuklu, 1980ler sonrasının postmodern toplumunda iktidar ilişkilerinin nasıl yeniden üretildiğini, liberal hoşgörü söylencesine karşın güvenlik ve kontrolün toplumsal yaşamın merkezine nasıl yerleştirildiğini anlatıyor.Varsılların lüks cipler, kapalı yerleşmeler, dev alışveriş merkezleri içinde kendilerine korunaklı alanlar yaratarak yoksulları dışlaması, göçebe New Age gezginlerinin neoliberal güvenlik devletinin baskısına maruz kalması, sistemin X kuşağını, Grunge kültürünü asimile etme çabaları, çevre dostu gibi görünen ekoturizmin yerlilerin yaşam alanlarını tahrip etmesi, marka kültürünün egemen hale gelmesi, postmodern çeşitlilik kültürünün farkları klişelere indirgeyip standartlaştırması kitapta değinilen konulardan bazıları.

Tevfik Taş – Deprem 7.2 Irkçılık 77.2

Deprem 7.2 Irkçılık 77.2 Kitap Kapağı Deprem 7.2 Irkçılık 77.2
Tevfik Taş
Evrensel Basım Yayın
182

Irkçılık, insanca ve sevgili hiçbir alanda yer bulamayan duyguların, davranış kalıplarının, devlet politikası ve savaş aracı haline getirilmesidir. Dur durak bilmeden savaşlar/ yangınlar çıkaran bu olgu, insanlığın çöp tenekesidir.

"Deprem 7.2 Irkçılık 77.2" başlığını taşıyan bu çalışma, Van-Erçiş'te depremden sonra, Türkiye'de ağır bir hastanın kendini koyvermesi gibi bir kez daha açılıp saçılan nefreti, ötekileştirmeyi eksen alıyor.

Deprem acısıyla boğuşan, yüzlerce ölüyü toprağa vermeye çalışan bir kente, bir halka hangi "İnsanlar" hangi "Duygularla" taş, sopa, bayrak, kirlenmiş regl bezi, Kuran-ı Kerim ve küfür yazılı kağıtlar gönderir? Bunu yapanlar, toplum içinde hakikaten azınlıkta mıdır?

Bunu yapabilenler, hangi inanca, hangi ulusa, hangi politik duruşa mensuptur? İyi ama bütün bunlar birdenbire mi oluştu? Bu davranışları bize hangi "Tarih" armağan etti? Edebiyatta, müzikte, atasözünde, sanatın diğer dallarında, şakalaşmalarda, basında, eğitimde, gündelik yaşamda ırkçılık nasıl şekillendi? Kaç tür ırkçılık var? Kaçı gizliden gizliye, kaçı açıktan açığa yürüyor?

Tevfik Taş'ın bu çalışması düşmanlıktan medet ummacılığı, akan kanı zafer sanmayı, aşağılamayı, horlamayı, bütün bir halk için fenalıklar istemeyi ve ırkçılığı irili ufaklı vargı biçimleriyle sorgulamayı amaçlıyor .

Ancak elinizdeki kitabın çok geniş kapsamlı bir sorusu daha var:Bugün, Barış isteyenler salt romantik, soyut bir olgudan mı söz ediyor? Barış isteyenlerin nasıl bir kültürel ortama gereksinimi var? Barış kültürü yaratılmadan, büyütülmeden kalıcı bir barış olanaklı mıdır? Peki ama bütün bunlar Barış olmadan olanaklı mıdır?

Susan Sontag – Başkalarının Acısına Bakmak

Başkalarının Acısına Bakmak Kitap Kapağı Başkalarının Acısına Bakmak
Susan Sontag
Agora Kitaplığı
151

"Savaş, iç deşer; savaş, bağırsakları boşaltır. Savaş, teni yakıp kavurur. Savaş, organları bedenden koparır. Savaş, yıkıp yok eder. Ve savaş, insan türünün doğasından gelir." Böyle diyor Susan Sontag, 'tefekkür nesneleri olarak' savaş ve dehşet fotoğraflarından hareketle kaleme aldığı bu sarsıcı kitabında. Daha sonra da, Goya'nın "Savaşın Felaketleri" serisinden Amerikan İç Savaşı, Birinci Dünya Savaşı ve Nazi ölüm kamplarının fotoğrafik belgelerine ve daha yakın tarihimizde Bosna, Sierra Leone, Ruanda, İsrail, Filistin ve 11 Eylül 2001 New York City trajedilerine, zaman içinde bir gezintiye çıkıp, asıl olarak şu soruyu yöneltiyor bizlere: "Savaşın ve dehşetin yüzünü sergileyen fotoğraflara bakmaya ne kadar dayanabilirsiniz?" Başkalarının Acısına Bakmak, kesintisiz görüntü bombardımanının tüm hayatımız kuşattığı bir çağda, Susan Sontag'ın savaş fotoğrafçılığının misyonu ve başkalarının acılarıyla ıstıraplarına duyarlı olmak üzere bir insanlık dersi verdiği son başyapıtı.

Malcolm Waters – Modern Sosyoloji Kuramları

Modern Sosyoloji Kuramları Kitap Kapağı Modern Sosyoloji Kuramları
Malcolm Waters
Gündoğan Yayınları
560

İki nedenden dolayı, sosyoloji, kurumsallaşmış akademik bir disiplin olduğunu haklı olarak iddia etmektedir. Bu nedenlerden birincisi; yaygın kabul görmüş kuramsal bir geleneğe sahip olması, ikincisi; araştırma yaparken, yöntembilimsel kesinlik bakımından ciddi çabalara girişmiş olmasıdır. Bununla birlikte, kuram, hitap ettiği kişilere, toplumsal dünyaya ilişkin söylenebilecekleri özetleyebildiğinden, sosyoloji disiplinini tanımlar niteliktedir. Bunun aksine, yöntembilim ise, söylenebilecek olanların ve söylenmiş olanların durumu hakkında, karar verebilmek için bir dizi kurala ve amaca ulaşmak için, araçlardan ibarettir.

Sosyoloji, insan toplumuna yön vermede ve insan bilgisinin gelişiminde önemli bir yer edinmek istiyorsa, kuram, her zaman sosyolojinin merkezi ve indirgenemez amacı olmalıdır. Eğer sosyoloji, kuramı, yoruma feda edilecek olursa, tarihe veya gazetecilik düşüncesine doğru sürüklenir; eğer deneyciliği (empirizmi) seçerse, davranışçı psikoloji veya ekonomi biliminin insansızlaştırmasına ve gereksiz tekrarcılığına (totolojisine) saplanır; eğer dilbilim ve bilgi kuramı ile kendini sınırlayacak olursa, felsefe ve teolojinin skolastisizmine sürüklenir.

Sosyolojik kuram, ne birleştirilmiş ne de tamamlanmış bir projedir. Sosyolojik kuram, farklılaşmış özel uzmanlık alanlarının kısmen de olsa birbirine eklemlenmesinden oluşmaktadır. Fizikte, makro-mikro evren arasında yapılan nihai ayrıma neden olan, "kozmos kuramı" ile "parçacık kuramı"nın birleştirilebileceğine ilişkin çok ciddi bir umut doğmuştur. Sosyolojide ise, eylem yapı, maddecilik idealizm, bireyselcilik bütüncülük, rasyonel araçsallık ve iletişimsellik, değer bağımsız değer bağımlı, gibi özel ikilikleri/açmazları (dualities) çözebilmek için, elimizde henüz herhangi bir umut yoktur. Gerçekten de, günümüzde, hala tartışılmaya devam edilen sadece bu zıtlıklara odaklanan bir kitap yazmak mümkündür. Eğer sosyolojik kuram başarısız olmakla suçlanmak istemiyorsa, yazılabilecek böyle bir kitapta tartışmaların çözümlenmiş olması gerekir. Kuramsallaştırma bir şeyi başarmaktan çok, bir süreç olduğundan, bu zıtlıklar ciddi konulara hitap edecek şekle sokulduğunda, sosyoloji kuramı fiziğin halihazırda yapmış olduğu ilerlemeyi yapabilir.

Bu kitabın odaklandığı nokta da tam bu ciddi konular üzerinedir. Sosyoloji kuramının söyleyebileceği konuları, kapsayıcı meseleleri ve bunlara ilişkin ileri sürdüğü iddiaları anlatmaktadır, fakat, böyle bir çabayı engelleyen açıklayıcı ikiliklerden uzak durmaktadır.

Şurası da şaşırtıcıdır ki, bu tür inceleme konularının göreli olarak sayısı pek fazla değildir ve yine de, bu kadar yeni bir disiplinde kuramsal bir bütünleştirme ölçütünden bahsedilebilmektedir. Kuram üreten sosyologların (ortak bir uzlaşı alanı olmasa bile) ortak bir söylem alanında birbirleri ile ilişki içinde oldukları kabul edilir, ortak olarak ilgilendikleri konulara yönelmek için bir kavramlar sistemini paylaşırlar. Bu ortak kuramsal ilgi alanındaki konuları ortaya çıkarabilmek için, bu kitap, sosyolojik düşünmenin, içinde tartışmaların bitirildiği, birbirleri ile rekabet eden hatta çatışan paradigmaların (düşünsel kalıplarının, çn.) ya da düşünce okullarının bir araya gelmesi olarak tanımlanmasını kabul etmemektedir. Düşünsel rekabet, kesinlikle kuramsallaşmanın yapıldığı bir toplumsal süreçtir.

Sevil Atasoy – Kusursuz Cinayet Yoktur

Kusursuz Cinayet Yoktur Kitap Kapağı Kusursuz Cinayet Yoktur
Sevil Atasoy
Doğan Kitap
244

Dünyaca ünlü adli tıp uzmanı ve kriminolog Prof. Dr. Sevil Atasoy, ağırlıklı olarak cinsel zevk amaçlı cinayetleri ve seksüel seri katilleri ele aldığı Kusursuz Cinayet Yoktur'da, sadistlerin ve mazoşistlerin kanlı serüvenlerini aktarıyor, "zevkine ölüm" dosyalarını aralıyor.

Asla bulunmak istemeyeceğiniz evlerde yaşananlar, günlerce süren işkenceler, yanlışlıkla 19 yıl cezaevinde kalan masumlar, yanlış değerlendirilen deliller, Atasoy'un incelikli anlatımıyla karşınızda…

Kan nasıl sıçrar…
Satanizm ayinlerinin içyüzü…
Cinsel suçlar nasıl araştırılır, nasıl aydınlatılır…
Seks köleleri neler yaşar…
"Beni soluksuz sev!" diyen kimdi…
Münevver Karabulut cinayeti ve morgdaki hayalet…

Prof. Dr. Sevil Atasoy, 1949'da, İstanbul'da doğdu. Alman Lisesi ve İstanbul Üniversitesi Kimya Fakültesi'nden mezun oldu, biyokimya alanında uzmanlık ve tıp bilimleri doktorası yaptı. Olay yeri inceleme, kriminal laboratuvarların gelişmesi ve DNA analizlerine katkısı nedeniyle ulusal ve uluslararası ödüller aldı. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi'nde öğretim üyeliğinin yanı sıra, 1980-1993 arasında Adalet Bakanlığı Adli Tıp Kurumu Kimyasal Tahliller İhtisas Dairesi başkanlığını, İstanbul Üniversitesi Adli Tıp Enstitüsü'nün 1987-2005 yılları arasında müdürlüğünü yürüttü ve 2009'a kadar öğretim üyeliğini sürdürdü. 2005-2009 arası, Hürriyet gazetesinde haftalık adli bilim yazıları kaleme aldı. Prof. Atasoy, 2005-2010 arasında Birleşmiş Milletler Uluslararası Uyuşturucu Kontrol Kurulu üyeliği yaptı ve kurulun başkanlığını üstlendi. Atasoy ayrıca, Mağduriyet Projesi'nin yürütücüsü, Kanıt adlı televizyon programının konsept sahibi ve hikâye danışmanı, Teşvikiye Laboratuarı, IFSS (Uluslararası Adli Bilim Hizmetleri) ve S. Atasoy-Ekinci danışmanlık şirketlerinin sahibidir.

Cemil Meriç – Bu Ülke

Bu Ülke Kitap Kapağı Bu Ülke
Cemil Meriç
İletişim Yayınları
339

Bu ülke, Cemil Meriç'in "aynı kaynaktan fışkırdılar" dediği eserler dizisinin önemli bir halkası. "Bir çağın, daha doğrusu bir ülkenin vicdanı olmak, idrakimize vurulan zincirleri kırmak, yalanları yok etmek, Türk insanını Türk insanından ayıran bütün duvarları yıkmak" isteği Cemil Meriç'in düşünme ve yazma çabasına her zaman yön vermiştir. Elinizdeki kitap bu isteğin belki de en fazla berraklaştığı eseri: "Bu sayfalarda, hayatımın bütünü, yani bütün sevgilerim, bütün kinlerim, bütün tecrübelerim var. Bana öyle geliyor ki, hayat denen mülakata bu kitabı yazmak için geldim: etimin eti, kemiğimin kemiği." Bu özgün fikir adamının sürekli etrafında, içinde dolandığı Doğu-Batı sorunu yanında, özellikle sol-sağ kutuplaşmasına ve kalıplaşmasına ilişkin önemli tesbitlerini ve aforizmalarını içeriyor Bu Ülke.

Bryan Sykes – Havva’nın Yedi Kızı

Havva'nın Yedi Kızı Kitap Kapağı Havva'nın Yedi Kızı
Bryan Sykes
Çitlembik Yayınları
323

En yaşlı akrabanız kaç yaşında?
Profesör Bryan Sykesın yaptığı araştırmalara göre en yaşlısı 45.000 yaşında olabilir!

Oxford Üniversitesi genetik profesörlerinden Sykes, 1994te İtalya Alplerinde keşfedilen 5000 yıllık Buz Adam Ötziyi incelerken, sadece anneden çocuğa geçen bir genin nesiller boyunca hiç değişmeden korunduğunu saptadı. Kısa süre sonra Buz Adamın bir akrabasının İngilterede yaşadığını ortaya çıkardı. Yaptığı araştırmaların sonucunda yerli Avrupalıların hepsinin toplam yedi kadının soyundan geldiğini açıkladı: Katrine, Helena, Ursula, Velda, Jasmine, Tara ve Xenia. En yaşlısı 45 bin, en genci ise 10 bin yaşında!

Havvanın Yedi Kızında Sykes, Buz Adamla başlayan bu bilimsel macerasını okuyuculara aktarıyor. Rus İmparatorluğunun son kraliyet ailesi Romanovlar üzerinde, Pasifikte, Çedar Adamla ilgili yaptığı araştırmaları ve yedi kıza ulaşana kadar takip ettiği yolu anlatıyor Profesör Sykes.

Hannah Arendt – Şiddet Üzerine

Şiddet Üzerine Kitap Kapağı Şiddet Üzerine
Hannah Arendt
İletişim Yayınları
107

Şiddet Üzerine, Hannah Arendt'in hacimce en küçük ama en çarpıcı ve tartışma yaratıcı kitaplarından biri. Arendt bu eserinde, şiddeti, sözle yanyana gelemeyecek, sözün/konuşmanın karşısına çıktığında onu çaresiz bırakacak bir olgu olarak mesele ediyor: Bu özelliğiyle şiddet, politika dışıdır, politikayı dışlayıcıdır. Beri yandan, 20. yüzyılda şiddet en ağırlıklı politik olgu olma eğilimi içindedir, ona göre. Tarihin en eski fenomenlerinden biri olan savaşın ve modern çağın bir ürünü olan devrimin güncelliği, şiddeti her zamankinden daha 'şiddetle' hissedilir kılıyor. Arendt, işte bu paradoksu tartışıyor kitabında. Arendt'in temel vargısı şu: "Şiddetle değişen bir dünya, ancak daha çok şiddetin varolduğu bir dünya olur." "Terör", "terörizm", "şiddet" kavramlarının büyük bir yaygınlıkla ve dehşetengiz tehditkârlıkla kullanıldığı günümüzde, Arendt'in bu geniş ufuklu eserinin özel bir değeri var.

Henri Lefebvre – Mekanın Üretimi

Mekanın Üretimi Kitap Kapağı Mekanın Üretimi
Henri Lefebvre
Sel Yayıncılık
447

Mekânın Üretimi, büyük dava adamı ve teorisyen Henri Lefebvre'in başyapıtıdır. Mekân üzerine, mekânı düşünen, mekân felsefeleriyle tartışan, mekânın tarih içindeki yolculuğuna dair kavrayıcı ve kapsayıcı bir tarih yazımı sunan ama bütün bunları sosyal ve siyasal pratikle ilişkili bir şekilde yapan, yaparken de felsefeden tarihe, fizikten metafiziğe, psikanalizden sanata, dilbilimden ilahiyata kadar çok birçok disiplini eleştiriye tabi tutan, kendinden önce bir eşi benzeri olmadığı gibi, kendinden sonraki kitaplara da devasa bir alan açan, peşinden koşulacak birçok soru işareti bırakan, 20. yüzyılın en derinlikli, en incelikli, en ustalıklı eserlerinden biridir. Marksizm içinde de ayrıksı ve önemli bir yere sahip olan bu kimi zaman zorlayıcı ancak heyecan verici "proje", yayınlanışından otuz yıl sonra, kent, kentleşme, mekân politikalarının toplumsal, pratik ve politik yönleriyle hiç olmadığı kadar güncel olduğu bu "moment"te Türkçede…

"Mekânın Üretimi'nde Lefebvre, felsefeye olan derin bilgisini, Hegel, Marx, Nietzsche ve Freud üzerine tefekkürlerini, şiirle, sanatla, müzikle ve şenlikle olan tecrübi tesadüflerini, sürrealistler ve sitüasyonistlerle olan ilişkilerini, hem bir düşünce akımı hem de bir siyasal hareket olarak Marksizm'le olan yoğun bağını, hayatın kentsel ve kırsal koşullarına yönelik sosyolojik soruşturmalarını, bütünlüğü ve diyalektik metodu özgün bir şekilde kavrayışını kullanır. Okuyucu bu kitapta yalnızca takip edilecek sayısız düşünce çizgisini değil; ayrıca, yapısalcılığın, eleştirel teorinin ve yapısökümün, semiyotiğin, Foucault'nun beden ve iktidar hakkındaki görüşlerinin ve Sartre'ın varoluşçuluğunun zımni veya üstü kapalı eleştirisini de bulacaktır."
- David Harvey-

Carsten Bagge Laustsen & Bülent Diken – Filmlerle Sosyoloji

Filmlerle Sosyoloji Kitap Kapağı Filmlerle Sosyoloji
Carsten Bagge Laustsen & Bülent Diken
Metis Yayıncılık
230

"Filmler asla "sadece film" ya da bizleri eğlendirmeyi ve dolayısıyla dikkatimizi dağıtarak bizi toplumsal gerçekliğimizle ilgili asıl sorunlardan ve mücadelelerden uzaklaştırmayı amaçlayan hafif kurgular değildir. Filmler yalan söylerken bile toplumsal yapımızın can evindeki yalanı söylerler. Bu nedenle, elinizdeki kitabı yanlızca filmlerin toplumsal gerçeği nasıl yansıttığı ya da meşrulaştırdığıyla ilgilenenler değil, toplumlarımızın nasıl olup da kendilerini ancak filmler aracılığıyla yeniden ürettiği konusunda fikir sahibi olmak isteyenler de okumalı. Uzun lafın kısası, tam da bu sebepten dolayı Filmlerle Sosyoloji'yi hemen hemen herkes okumalı." -Slavoj Zizek.
Filmlerle Sosyoloji en azından üç farklı şekilde okunabilir: Birincisi, film analizi aracılığıyla toplumsal teori yapmaya yönelik bir çaba olarak; nitekim kitabın her bölümü gerçeklik ile kurmaca, sinema ile toplumsal teori arasındaki ilişkiyi ele alıyor. İkincisi, toplumsal teori dahilindeki belli başlı alanlarla ve kavramlarla; toplumsal cinsiyet, kimlik, öteki, kitle, terör, korku ve güvenlik, kapitalizm ve direniş, kamplar ve yoksulluk, etik ve tanıklık, vb. ile bir hesaplaşma olarak. Üçüncüsü de, filmlerin analiz araçları olarak kullanıldığı bir sosyal teşhis girişimi, sinemayı sosyolojik amaçlar için kullanarak sosyoloji yapmaya yönelik bir çaba olarak okunabilir.

Georges Bataille – Lanetli Pay

Lanetli Pay Kitap Kapağı Lanetli Pay
Georges Bataille
Sel Yayıncılık
183

20. yüzyılın sıradışı ve putkırıcı düşünürlerinden Georges Bataille Lanetli Pay adlı bu yoğun ve önemli metninde bize üretim ve birikim mantığına dayalı kapitalist zihniyetin tam tersini; sermayeyi ve birikimi yok etmeye, bağışlamaya ve paylaşmaya dayalı bir ekonominin temellerini gösteriyor.

 

Aşırılıklar filozofu Georges Bataille hem bireysel hayatında hem de toplumların hayatında bu aşırı enerjinin yok edilmesine büyük önem vermiş; 1933 yılında yazdığı “Harcama Kavramı” adlı makalesinden sonra ekonomi üzerinde yaptığı yoğun çalışmalarını 1949 yılında yayınlanan Lanetli Pay’la tamamlamıştır. Azteklerin mallarını törensel gösterilerle yok edişi, potlach geleneği, insan kurban etme, Tibet’in manastır sistemini esas almış kapalı toplum yapısı, askeri ve dini Müslüman toplumlar... Bütün bunlardan 20. yüzyılın sanayi yapılarına, Marshall Planı’na ve Sovyet ekonomisine uzanan Lanetli Pay, Bataille’ın doğa, insan, ekonomi ve tarih felsefelerini sistematik bir bütünlük içinde ele aldığı, değiş tokuş, harcama, tüketim, siyasal iktidar kavramlarıyla boğuştuğu en temel yapıtıdır.

 

İçinde yaşadığımız dünyanın her türden gerçek ve simgesel “Lanetli Pay”la tıka basa dolduğu günümüz koşullarında sistemi bütünüyle alaşağı etmeden hayatlarımızın düze çıkamayacağını görüyorsanız, kadim dünyaların seslerini bugüne taşımış bir kahin olan Georges Bataille’ın söyleyeceği çok şey var demektir.

Johan Huizinga – Homo Ludens

Homo Ludens: Oyunun Toplumsal İşlevi Üzerine Bir Deneme Kitap Kapağı Homo Ludens: Oyunun Toplumsal İşlevi Üzerine Bir Deneme
Johan Huizinga
Ayrıntı Yayınları
288

Biz insanların Homo Sapiens nitelemesini hak edecek kadar akıllı olmadığımız anlaşıldı... Birçok hayvanın alet yapabildiği, dolayısıyla insana Homo Faber demenin de anlamsız olduğu görüldü... Peki, biz kimiz? İnsana özgü üçüncü bir özellik olarak Homo Ludens’i, yani oyun oynayan insanı bu nitelemeler arasına katamaz mıyız?
Johan Huizinga, Homo Ludens adlı bu temel eserinde yeryüzünde insana ait her şeyin başlangıcının oyun olduğunu gösteriyor. Önce oyun vardı!

Oyun kurgusal olduğu bilinen ve gündelik hayatın dışında yer alan, bununla birlikte oyuncuyu da tamamen içine çeken, gönüllü, özgür bir eylemdir. Sınırları özellikle belirlenmiş zaman ve mekân içinde gerçekleşen, her türlü maddi çıkardan ve yarardan uzak olan bu eylem, verili kurallara göre, belli bir düzen içinde yerine getirilir. Oyuncu ve kimi zaman da seyirci kendinden geçer, coşar... Bu şekilde tanımlanan oyun, tarih boyunca, hayatın her alanında kültürün temel öğesi olarak varlığını sürdürmüştür.
Huizinga, kolektif hayatın bütün önemli biçimlerinin –ibadet, şiir, müzik, dans, bilgelik, bilim, hukuk, mücadele ve savaş– ortaya çıkışında oyunun son derece etkin bir rol oynadığını, Doğu ve Batı dünyasına ilişkin zengin tarihsel bilgi ve belgelere dayanarak gösteriyor. Fakat modern çağlarla birlikte oyun, hayatı zenginleştiren bir unsur olmaktan çıkıp bugünkü dar anlamına kapanınca, katlanılması daha güç, renksiz ve tekdüze hayatlar yaşamaya başladığımızı da Huizinga’dan öğreniyoruz: Ekonomik güç ve çıkarların dünyanın gidişatını belirleyeceğine utanç verici biçimde inanıyoruz; ibadet eder gibi çalışıyor ve üretiyoruz; yavan ve kuru yarar duygusu, burjuva rahatlığı ideali zihniyetlerimizi etkiliyor. Oyuna toplumlarımızda artık yer yok; hayatın bütünlüğünden dışlanıp, sanayiye malzeme olsun diye bir köşeye atıldı...
Yeniden oyun oynayan insan olmayı isteyenler için...

“Pek çok insanın yaşamında dönüm noktası olan kitapların bulunduğunu, kendi özyaşam çizgimde de iki kitabın önemli yeri olduğunu belirtmek isterim. Bunlardan birincisi, bu kitabın esinlendiği Hollandalı tarihçi J. Huizinga’nın Homo Ludens’idir. (…) 1950’lerde bu kitabı okuduktan sonra bütün bir yaşam boyu ne yapacağımın da kararını vermiştim.”

-Metin And, Oyun ve Büyü-

Halil İbrahim Bahar – Sosyoloji

Sosyoloji Kitap Kapağı Sosyoloji
Halil İbrahim Bahar
Hayat Yayıncılık
448

İnsan düşünen, anlamlı eylemler gerçekleştiren ve çevresiyle sosyal etkileşim içinde olan bir varlıktır. Birey, toplumsallaşma sürecinde içinde bulunduğu toplumun kültürünü ve diğer insanların kendisi hakkındaki beklentilerini öğrenir. Toplumun değer yargıları, doğru-yanlış ve iyi-güzel gibi kavramlar da toplumsallaşma sürecinde öğrenilir. Birey, toplumsallaşma sürecinde kurumsallaşmış normlara uyum sağlamayı öğrenir. Birey hem toplumsal yapıdan etkilenir, hem de toplumsal yapıyı etkiler. Böylece toplumsal düzen sağlanmış olur.

İnsanlar toplumda neden uyum içindedirler?
Bazı insanlar neden suç işler?
Toplumda sınırsız özgürlük var mıdır?
Özgürlüklerin sınırı nasıl belirlenir?
Sosyal çatışmaların nedenleri nelerdir?
Öğrencilerin akademik başarıları sadece onların zekâ ve çalışkanlıklarıyla açıklanabilir mi?
Sosyal dünyamıza nasıl bir gözlükle bakıyoruz?
Farklı perspektifler ışığında sosyal dünyamızı anlamlandırabiliyor muyuz?
Çevremizdeki sosyal sorunların ne derece farkındayız?
Sosyal olayları anlıyor ve geleceğimizi tahmin edebiliyor muyuz?

İşte sosyolojik bakış açısı, yaşamımıza etki eden toplumsal faktörlerin farkına varılmasını sağlar. Sorgulanmayan günlük eylemlerimiz, sosyolojik bakış açısı ile daha farklı anlamlar kazanır. Toplumsal yaşama etki eden faktörler hakkındaki duyarlılığımız, kendimizi ve diğer insanları daha iyi anlamayı kolaylaştırır. Sosyologlar yaklaşık son yüz elli yıldır, toplumu daha iyi anlama ve toplumsal sorunların çözümü yolunda arayışlarını sürdürmektedir. Yaşanılan her an, yeni toplumsal değişim ve gelişmeleri de beraberinde getirmektedir. Bu durum, sosyologların toplumu anlama, toplumsal sorunları tanımlama ve sorunların çözümüne yönelik kapsamlı çalışmalarının devamını zorunlu hale getirmektedir.

Michel Foucault – Bir Aile Cinayeti

Bir Aile Cinayeti: XIX. Yüzyılda Bir Aile Cinayeti Kitap Kapağı Bir Aile Cinayeti: XIX. Yüzyılda Bir Aile Cinayeti
Michel Foucault
Ayrıntı Yayınları
336

Annemi, kız kardeşimi, erkek kardeşimi katleden ben, Pierre Riviére
XIX. yüzyılda Normandiya'nın Calvados eyaletine bağlı küçük bir köyde yaşayan 20 yaşındaki Pierre Riviere, çocukluğundan beri garip davranışlarıyla tanınmaktadır. İnsanlardan, bilhassa kadınlardan kaçmakta, karamsar ve dengesiz kişilik özellikleri sergilemektedir. Oldum olası kafasını meşgul eden yücelik fikirleri, ailesinden yaşanan sorunlarla birleşince onu adım adım korkunç sona yaklaştırır. Babasını mutsuzluklarından kurtarmak gibi, ulvi olduğunu düşündüğü bir misyon üstlenerek, annesini ve iki kardeşini öldürür.

Hapishanede kaleme aldığı hatıratı, hem kendi öznel durumunu hem de o dönem Fransa'nın genel profilini yansıtması açısından çok ilginçtir. O dönemde Fransa, Cumhuriyetçiler ve kralcıların iktidar mücadelesiyle çalkalanmata, gizli dernekler mantar gibi bitmektedir. Kral Louis-Philippe'e suikast düzenleyen Fieschi'nin davası ile Riviere'in davası aşağı yukarı aynı zamana denk düşer. Kral tüm tebaanın babası olarak düşünüldüğünden, ebeveyn katliyle kral katli arasındaki geçişlilik, iki dava sürecinin birbirinden etkilenmesine yol açmıştır. Akıl hastası mı, yoksa bir canavar mı olduğu konusunda bir türlü ortak karara varamayan tıp uzmanları ve adalet mekanizması büyük bir bocalama içindedir. Tıp bilimi hem kendi arasında bölünmüş hem de adalet mekanizmasıyla uyuşmazlık yaşanmaktadır. Kısacası, ortada bir yetki sorunu vardır. Kim neye, ne kadar karar verebilecektir? Riviere ve hatıratı, Riviere vakası, yargıçlar ve doktorlar için tam bir bilmece olup çıkmıştır.

Michel Foucault ve arkadaşları, psikiyatri ve suça yönelik adalet arasındaki ilişkilerin tarihi üzerine bir çalışma yapma amacıyla yola çıktıklarında Riviere olayıyla karşılaşır, hatırat ve dava dosyası karşısında derinden etkilenirler. Foucault'nun zayıfların ve kaybedenlerin, akıl hastalarının ve sapkınların hayatlarını anlamaya doğru çıktığı düşünsel yolculuğunun en önemli uğraklarından biri olur Bir Aile Cinayeti.

Bir aile cinayetini konu alması bile tek başına eseri ilginç ve okunmaya değer kılmaktadır. Ama bu tek boyutu içinde değerlendirmek, eseri azımsamak olacaktır. Eğitimsiz, dini ve milli fikirlerle büyülenmiş, akıl sağlığı tartışmalı bir köylünün karşısında, tıp bilimiyle, psikiyatrisiyle, adalet mekanizmasıyla tüm bir toplum yer almaktadır. Sömürgeci, yayılmacı siyaset nezdinde "vatan uğruna" cinayetlerin normal, meşru sayıldığı toplumda, ailesinin fertlerini katleden bir köylü nereye oturtulmalıdır?

İşte Foucault ve arkadaşları buradan yola çıkarak, suç ve ceza, akış sağlığı ve delilik kavramlarını sorgulamakta, ikiyüzlü toplumun "normallik" normlarını tartışmaya açmaktadırlar. Güç, hakimiyet ve çatışkı ilişkileri üzerine bir kez daha düşünmemizi sağlayan bu sarsıcı metin, şiddetin her türüne sık sık tanık olan "bebekleri katil yapan" yaşadığımız toprakları da anlamamıza yönelik çok önemli bir katkı.

Richard Sennett – Kamusal İnsanın Çöküşü

Kamusal İnsanın Çöküşü Kitap Kapağı Kamusal İnsanın Çöküşü
Richard Sennett
Ayrıntı Yayınları
480

Kendi alanlarında çığır açan, onlarla hesaplaşmadan yeni bir şey söylemenin zor olduğu kitaplar vardır. Richard Sennett'in düşünce tarihinin başyapıtlarından biri olan Kamusal İnsanın Çöküşü böylesi bir kitaptır: Tarihten sosyolojiye, psikolojiden antropolojiye entelektüel bir şölendir.

Sennett, Kamusal İnsanın Çöküşü'nde özgünlük ve entelektüel derinlikle kamusal hayat ve özel hayat arasındaki dengesizliğin nedenlerini ve bu dengesizliğin yol açtığı sorunları inceliyor. Ona göre, hayatın, aile ve yakın dostlar dışındaki parçası olan "kamusal hayat" bir zamanlar "hayat dolu"ydu ve kişiler için çok önemliydi. "Yabancı"larla duygusal bağlar kurarak insanın oyun yeteneğini çoğaltan, toplumsallaşmasını/medenileşmesini sağlayan bir kamusallık vardı. Bütünlüklü ifadesini 18. yüzyıl Avrupa şehirlerinde bulan bu kamusallık zamanla ağırlığını yitirerek yerini "özel hayat"a bıraktı. Kamusal hayat artık özel hayatın gerektirdiği oranda önemli olmaya başladı.
Sennett, bugün, tanımadığımız ama aynı şehirde yaşadığımız insanlarla kurulacak çok boyutlu ilişki ve hazlardan yoksun kaldığımızı söylüyor ve şu soruları soruyor: Yabancı, nasıl tehdit edici bir unsura dönüştü? Sessiz kalarak seyretme, kamusal hayatın tek yolu haline nasıl geldi? Yalnız kalma, bir hak olarak nasıl oluştu? Özel hayat ilgi odağı haline nasıl geldi? Politikacıları neden yaptıklarına ve programlarına bakarak değil de kişisel özelliklerine göre değerlendiriyoruz? Evlerimize özen gösterdiğimiz halde sokaklarımız neden pis?

Sennett, kamusal alanların yaşanan mekânlar olmaktan çıkıp gelip geçilen yerlere dönüşmesiyle yüreklerimizi sevgili ve dostlarımızın dışında kimseye açamadığımızı, özel hayatına kapanan kişiliklerimizin giderek güdükleştiğini, başka insanlarla oyun oynama yeteneğimizi yitirmemizin bizi nasıl eksilttiğini tarihsel/toplumsal bir perspektifle işliyor. Bu süreci Balzac ve Diderot'nun yazılarına, Paganini ve Liszt'in müziğine, tiyatro ve izleyicinin davranışlarına, mimariye, Dreyfus Davası'na ve Richard Nixon'ın kariyerine, özel ve kamusal hayatın konuşma ve giyim biçimleri gibi gündelik örneklerine bakarak anlatıyor. Modernlikle birlikte özel hayatına tutsak olan insanın kamudaki sessizliğini, yalnızlığını, yaşayan değil seyreden bir insan haline gelme tarihini inceliyor. Sennett, bütün bunlara rağmen umutsuzluğa kapılmıyor. Yitik bir kamusal cenneti hayal etmek yerine, kişilerin yakın dostları arasındaki kadar rahat ve güvenli olduğu, oyuna önem verdiği, nezaketi elden bırakmadığı bir ortamda, şüpheyi en aza indirerek "ötekini tanıma"nın imkânlarını araştırıyor. Sokakta "öteki"ne "merhaba" demek isteyenler için... Radikal Kitap Eki İlanları, E-Bülten