Adnan Kurt – Bir Laboratuvar Romansı
Deneme / 18 Kasım 2017

Kitap Adı: Bir Laboratuvar Romansı Yazar: Adnan Kurt Yayıncı: altkitap Yayınevi İnsanı sersemletecek kadar sıcak bir havada sıkıntıdan patlayan Alice, bir ara yanında oturmakta olan ablasının okuduğu kitaba bakar. Ama bu, içinde resimlerin ve konuşmaların olmadığı bir kitaptır. “İçinde resim ve konuşmaların olmadığı bir kitap ne işe yarar ki?” diye düşünür. Tam o sırada yanlarından geçen kırmızı gözlü, beyaz tavşanın “Eyvah! Eyvah! Çok geç kalacağım!” diye söylenmesi hiç şaşırtmaz Alice’i. Ama bir şeye öylesine şaşacaktır ki, bu onun Harikalar Diyarına açılan tavşan deliğinden geçmesine neden olacaktır: Beyaz tavşanın bir cep saatine sahip olması. Adnan Kurt’un, bilim üzerine denemeler olarak tanımlanabilecek metinlerinden oluşan kitabıyla ilgili bir yazıya, Lewis Carrol’un inanılmaz güzellikteki kitabı “Alice Harikalar Diyarında” ile başlamak bir çok açıdan doğru kanımca. Öncelikle asıl adı Charles Lutwidge Dodgson olan Carrol’un Oxford Üniversitesi matematik profesörlerinden biri olduğunu hatırlamakta fayda var. Ama bu başlangıcın asıl nedeni, okurun “Bir Laboratuvar Romansı”nı okurken, kendini bilmediği (ya da farklı bir bakış açısıyla karşılaştığı), büyülü ve her adımında, açılan her kapısında şaşırtan bir dünyanın içinde hissedecek olması. Bu kitabın, okuru çıkaracağı yolculuğun, Alice’in Harikalar Diyarındaki yolculuğundan farklı olmayacağını söylemek çok da abartılı olmayacaktır. Yolculuk kavramı, çağrıştırdığı sürekli devinim ve sürekli değişimle bilimsel söylemin gereksindiği heyecanı oldukça güzel…

Ayfer Tunç – Havada Bulut
Senaryo / 17 Kasım 2017

Kitap Adı: Havada Bulut Yazar: Ayfer Tunç Yayıncı: altkitap Yayınevi Sait Faik’le Tanışma – Ayfer Tunç İlkokuldaydım. Milliyet Yayınları’nın yayımladığı, (her vesile ile sözünü ettiğim) mavi şömizli, küçük boy çocuk kitaplarını okumayı çok seviyordum. Bu kitaplardan biri Türk Hikâyeleri Antolojisi’ydi. (Adı, En Güzel Türk Hikâyeleri Antolojisi de olabilir, emin değilim.) Refik Halid Karay’ın “Eskici”sini, Orhan Kemal’in “Çikolata”sını, Tarık Buğra’nın “Oğlumuz”unu ve Reşat Nuri Güntekin’in “Kirazlar”ını bu kitapta okumuştum. (Hatta “Kirazlar” ile “Oğlumuz”u hep karıştırmış olduğumu, hikâyenin sonu beni üzdüğü için Reşat Nuri yerine Tarık Buğra’ya kızdığımı yıllar sonra farkettim.) Sömestr tatilinde bir hikâye okuyup ne anladığımızı yazmamız istenmişti. Bilinen ilkokul Türkçe müfredat soruları: Bu hikâyenin ana fikri nedir, yazar burada ne anlatmak istemektedir? Ben de bu kitaptan bir hikâye seçtim. Sait Faik Abasıyanık’tan “Stelyanos Hrisopulos Gemisi”. Hikâyenin adını uzun uzun hecelediğimi, sonra birkaç gün boyunca, evde Stelyanos Hrisopulos-Stelyanos Hrisopulos diye diye dolaştığımı hatırlıyorum. Bir tür tekerleme olmuştu bu benim için: Stelyanos Hrisopulos! Azınlıklara duyduğum sevgi dolu ilginin bu hikâye ile başladığından eminim. Sait Faik’in anlattığı Rumlar, Ermeniler, Yahudiler ve diğerlerinin varlığının nasıl bir zenginliğe işaret ettiğini ilk onun yazdıklarını okuyunca farkettim. Beni Sait Faik’e çeken bir başka unsur da “memleketlim” oluşuydu. O da Adapazarı’nda doğmuştu, ben de. Bir çocuk için…

Doğan Pazarcıklı – Bir Hasta Sahibinin Hastane Günlüğü
Anlatı / 27 Eylül 2017

Kitap Adı: Bir Hasta Sahibinin Hastane Günlüğü Yazar: Doğan Pazarcıklı Yayıncı: altkitap Yayınevi “Hasta sahibi” Türkiye’de belli bir yaşı geçmiş, bir yakını rahatsızlanmış, hastaneye yatmış herkesin aşina olduğu tuhaf bir kavramdır. Hastaneye yattığınız andan itibaren sizinle hekimler, hemşireler, hastabakıcılar dışında ilgilenmesi gereken biri olduğunu varsayar. Sahipsiz olmak, ülkemizde başınıza gelebilecek en kötü şeylerden biridir. Bu kitap, aslında kamu ve özel sektörde otuz yılı aşkın bir idarecilik deneyimine sahip bir Valimizin, Doğan Pazarcıklı’nın bir tür idari günlüğünün küçük ama bir o kadar da etkili bir parçası. Bu kez, aksaklıklarından şikayet edip durduğumuz bir sistemin içinden gelen biri, bir yurttaş olarak kendi gözlemlerini, eleştirilerini iletiyor. Eşini kaybettiği acılı bir süreci, akıl gözünü hiç kapamadan kaydedip, çözümlüyor. Doğan Pazarcıklı’nın kaygısı büyük; bir birey olarak devletle, devletin bir parçası olarak kendi kendisiyle hesaplaşıyor. “Bir Hasta Sahibinin Hastane Günlüğü” bu hesaplaşmanın sadece bir bölümü ama söz konusu olan hayat ve ölüm olunca bütün hatlar keskinleşiyor. Bürokrasinin hayatımız üzerinde ne denli büyük bir etkisi olduğu orada daha da netleşiyor. Bir kağıt parçasının üzerindeki herhangi bir karar, kaç çocuğun kaçının okula gidebileceğini, kaç hastanın yaşayıp kaçının öleceğini belirleyiveriyor. Doğan Pazarcıklı, çoğumuzun yaptığı şeyi yapıyor aslında: bir karmaşanın ve acınası gülünçlükler tragedyasının içerisinden aklını sağlam tutarak çıkmaya çalışıyor…

Engin Türkgeldi – Gölgeler Ordusu
Hikaye / 19 Eylül 2017

Kitap Adı: Gölgeler Ordusu Yazar: Engin Türkgeldi Yayıncı: altkitap Yayınevi Mütevazı bir kitaplığım vardır. Yıllar içinde eklenen portatif raflar, iki sıraları üç sıra yapıp bir de üste dizmeler, ek birimlerle genişletmelere rağmen çok düzenli olduğunu da söyleyemeyeceğim. Yine de istediğim kitabı, gözüm kapalı bile olsa birkaç saniye içinde buluveririm. (İşin kötüsü bunu denedim de… Yola çıkış nedenim basitti: Ya bir gece elektrik kesintisi sırasında ve evde aydınlatıcı hiçbir şey bulamadığım bir anda falanca kitabı okumak istersem… Aradığımı gözüm kapalı ve karanlıkta bulmayı başardım.) Kitaplığımın bu ‘kendi halindeliği’, okumakla ya da nesne olarak kitaplarla mesafeli ilişkisi olan kimilerinin o alışıldık soruyu sormasına engel olmaz yine de: “Bunların hepsini okudun mu?” Önceleri muzipçe “Hepsinin sadece ilk on sayfasını okudum,” derdim. Sonra Enis Batur’un bu soruya verdiği cevabı sahiplenmeye çalıştım: “Hayır tabii, bunlar okuduklarımın bir kısmı.” Yaşım ilerledikçe daha kesin bir çözüm bulmaya karar verdim. Bu soruyu soracaklarla pek görüşmüyorum artık.

Enis Batur – Yeryüzü: Cehennem
Deneme / 19 Eylül 2017

Kitap Adı: Yeryüzü: Cehennem Yazar: Enis Batur Yayıncı: altkitap Yayınevi Enis Batur, 1999-2000 dönemecinde, bir binyıl kavşağında, bu köprü üzerinde kafa yorduğu bir dizi metin üretti. Yaradılış-Tufan-Kıyamet üçgeni içinde sıkışan, sıkıştırılmak istenen Zaman’ın ademoğlunda doğurduğu korku formatları hakkında bir zincirleme-kitap doğdu oradan. Bütünün parçaları, bir sergi kataloğunda, Hürriyet gazetesinde, Sanat Dünyamız ve Cogito dergilerinde yayımlandı – ilk kez burada günışığına çıkan “İkibin” dışında…

Ergun Kocabıyık – Bal – Ayı
Hikaye / 19 Eylül 2017

Kitap Adı: Bal – Ayı Yazar: Ergun Kocabıyık Yayıncı: altkitap Yayınevi Bir kitabın yayına hazırlanma süreci, yayına hazırlayacak olan kişinin kendini bir okur olarak görmesiyle başlıyor kanımca. Daha önce pek az kişi tarafından okunmuş bir dosya, bir kitap elinize geliyor. Kitaptaki metinler daha önce başka yayın organlarında yayınlanmış, dolayısıyla okuruyla buluşmuş bile olsa, bir kitap biçiminde eline alan az sayıda insandan biri oluyorsunuz. Ayrıca diğer okuyanlardan farklı bir göreviniz de oluyor. Kitabın edisyonunu yapmak. Bu giderek okur olmaktan çıkıp, kitabın üstünde söz sahibi olan bir kişi konumuna geçmenizi sağlıyor. Değişiklikler, kitabın yapısında fikir yürütmeler, kimi zaman bir cümle üstünde yaşanan bitmez tükenmez yeni okumalar. Bütün bunları bir kitabın edisyonunun zorluklarını ya da kişiye verdiği üstünlük duygusunu anlatmak için yazmadım. Çünkü öyle kitaplar var ki, siz ne kadar kendinizi kitabın üstünde görmeye çalışırsanız çalışın, o daha ilk sayfalarında sizi kendi dünyasına, kendi kurgusuna, kendi diline hapsediyor. İşte Ergun Kocabıyık’ın kısa öyküler olarak adlandırdığımız metinlerinden oluşan Bal-Ayı isimli kitabı da böyle bir kitap.

İbrahim Yıldırım – Kumcul
Anlatı / 4 Eylül 2017

Kitap Adı: Kumcul Yazar: İbrahim Yıldırım Yayıncı: altkitap Yayınevi Edebiyat Bazen İnsanın Canını Yakar! – Murat Gülsoy “Yıllar önceydi, köksüz bir kum bitkisi gibi savrulup duruyordum: o zamanlar benim gibi olanlara bir ad koymuştu: kumcul.” Bu cümleyle başlıyor İbrahim Yıldırım’ın Kumcul’u. Kumcul bir karabasan, yazarının deyimiyle. Her şey bir metaforla başlıyor. Köksüz bir kum bitkisi. Bir çöl canlısı. Kum, çöl, yağmur sıkıntısı ve bekleyişi, savrulma anlatının sonuna dek giden izlekler. Üç bölümden oluşuyor bu anlatı. Yer değiştirme, yeni bir yer ve tufan… Kafkaesk bir atmosferin içine bir anda giriyorsunuz bu anlatıda. Birinci tekil şahıstan anlatılan hikayeyi farklı açılardan okumanız / yorumlamanız olası. Fakat tüm bu okuma seçenekleri, size ister istemez yaşadığınız zamanı, yakın geçmişte yaşanmış toplumsal sorunları anımsatıyor. Sanki, her şeye, tüm geçmişe yazarın sade bir dille oluşturduğu metaforik optiğinden bir daha bakıyorsunuz. Görmek, duymak, koklamak, dokunmak istemediklerinizi şiirsel bir doku içinde okumak zorunda kalıyorsunuz. Edebiyat her zaman eğlendirmez. Çoğu zaman insanın canını yakar. Sözcükler bazen yaralarımıza tuz tanecikleri gibi serpilir. Takmakta zorlandığımız pembe gözlüklerin camlarını çatlatır. Arkasındaki dünyanın karanlığı sızar okuduğumuz kitabın sayfalarından. Hatırlatır. Zorlar. İbrahim Yıldırım’ın bu kısa ama yoğun anlatısı okuduktan sonra zihinlerimizin kumları arasında savrulmaya devam edecek.

Handan Salta – Cağdaş Tiyatroda Aydın Sorunu
Araştırma - İnceleme / 13 Ağustos 2017

Kitap Adı: Cağdaş Tiyatroda Aydın Sorunu Yazar: Handan Salta Yayıncı: altkitap Yayınevi Düşünen İnsanın” Yalnızlığı Fakiye Özsoysal Çağdaş Tiyatroda Aydın Sorunu adlı çalışma, ‘aydın’ kimliğini değişik açılardan sorgulayan, ‘aydın’ın kendisiyle ve yaşadığı toplumla ilişkisinin boyutlarını, iç çatışmalarını konu edinen oyunları incelemekte, oyun yazarlarının, ele aldıkları bu izleği nasıl biçimlendirdiklerini, ‘aydın’ kavramına yaklaşımlarında değişen bakış açılarını, farklı dünya görüşlerinin ve toplumsal arka planlarının konuya bakışlarına olan etkisini ortaya çıkarmaktadır. Bu bağlamda, Çek oyun yazarı Vaclav Havel ve İngiliz oyun yazarı Edward Bond’un oyunları üzerine yoğunlaşan incelemede, Türk tiyatrosunda ‘aydın’ temasını ele alan yazarların değişen bakış açıları da, Havel ve Bond’un görüşleriyle karşılaştırmalı olarak verilmekte. Melih Cevdet Anday’ın “İçerdekiler”, Oğuz Atay’ın “Oyunlarla Yaşayanlar”, Oktay Arayıcı’nın “Tanilli Dosyası” ve Behiç Ak’ın “Bina” adlı oyunlarından yola çıkılarak, yazarların konuyu ele alışlarındaki çeşitlilik de ortaya konulmakta. Vaclav Havel’in totaliter yapıya ilişkin eleştirisi, sistemin kendisini varetmek için baskı, korkutma, dışlama, temel gereksinimlerden yoksun bırakma gibi yöntemlerle bireyi silikleştirip, önemsizleştirmesi üzerinde yoğunlaşırken, oyunlarında da, bu yapı içinde sıkışıp kalmış ‘düşünen insanın’ yalnızlığı, baskıdan kurtulmak için bireysel çabanın yetersizliği vurgulanıyor. Havel, böylesi bir sistem içinde yaşayan aydının da, dünyanın nereye gittiği, kendisinin bu yaşamın neresinde olduğu, anlamlı bir yaşam sürdürüp sürdürmediği konusunda kendisini sorgulayacak durumda olamayacağını ileri sürüyor….