Connie Palmen – Hayatın ve Aşkın Yasaları
Roman / 11 Aralık 2017

Kitap Adı: Hayatın ve Aşkın Yasaları Yazar: Connie Palmen Yayıncı: Ayrıntı Yayınları Sayfa Sayısı: 192 Bu roman, hayatı, hayatın temel yasalarını sorgulayan genç bir kadının, insan ve yazar olma yolundaki serüvenini anlatıyor. Genç kadının, üniversite öğrenimi gördüğü yedi yıl boyunca, yedi ayrı erkekle yaşadığı aşk hikâyelerinin iç içe geçişinde, mükemmel kurgulanmış bir kendi ben’ini ve mutluluğu arayış öyküsü var. Genç kadın bir yandan bilgiye olan açlığıyla felsefi metinlerin içine dalarken, bir yandan da bu metinlerin temsilcileri gibi görünen erkeklerle aşk ilişkileri yaşar: Astrolog, Saralı, Filozof, Rahip, Fizikçi, Sanatçı ve Psikiyatr. Bu erkeklerin hepsinde, genç kadında olmayan bir şey var gibidir: Dünyayı anlama ve onun hakkında hüküm verme yetisi. Gerçeği yıldızların konumlarında arayan ve bulan Astrolog’a, hastalığından bir kimlik yaratmış olan Saralı’ya, hakikate ve ampirizme titizlikle bağlı Fizikçi’ye, tanrısını yitirmiş ama ruhunu yitirmemiş Rahip’e, hayatını sanatı aracılığıyla icra eden Sanatçı’ya ve “üst okur” diye adlandırdığı Psikiyatr’a duyduğu hayranlığın nedeni de budur. Ama, kendi ben’ini keşfetmeye çalışan bir insanın bu arayışında, öteki, nereye kadar belirleyici olabilir? İnsanın öteki’nden bağımsız bir kişiliği var mıdır, yoksa “kişilik” dediğimiz şey de, özgürlük gibi, sadece bir mitostan mı ibarettir?

Tom Robbins – Ağaçkakan
Roman / 15 Kasım 2017

Kitap Adı: Ağaçkakan Yazar: Tom Robbins Yayıncı: Ayrıntı Yayınları Sayfa Sayısı: 288 Bir Camel paketine bakarak neler söyleyebilirsiniz? Âşık değilseniz, o da her nesne kadar anlamsızdır. Ama, “azılı” bir bombacı aklınızı başınızdan almışsa ve aylarca Camel paketi dışında hiçbir şey “okumamışsanız”, siz de Prenses Leigh-Cheri gibi kâinatın sırlarını çözebilirsiniz belki. Ağaçkakan, sıra dışı kahramanların yaşadığı tutkulu bir aşk hikâyesi… Tahttan sürülmüş bir kraliyet ailesinin Prenses kızı ile göğsüne bantlanmış dinamit lokumlarıyla dolaşan meşhur bombacı Bernard, nam-ı diğer Ağaçkakan, Hawaii’de karşılaşır. Ağaçkakan bir kanun kaçağıdır ama sıradan bir suçlu değildir; şerefli bir davası ve saygı değer bir felsefesi vardır. Prenses ise seksin “arsız” çağrısına doğru dörtnala koşturan soylu vücudunu ıslah etmeye karar vermiştir. Yüksek toplumsal ve çevresel duyarlılığı Ağaçkakan’ın romantik bireyciliğine toslayınca, Prenses bambaşka bir davanın peşinden koşmaya başlayacaktır: Aşk… Aşk bazen gelir; ama sonra geldiği gibi gider. Robbins’in hınzır, dalgacı, hiperaktif dünyasında renkli ve hareketli bir aşk turu atarken, ezeli bir soruya cevap bulma arayışındaki Prenses ile Ağaçkakan’a eşlik ediyoruz: Aşkı kalıcı kılmanın yolu nedir? Bu arayış sırasında, piramitler, kızıl saçlılar, uzaylılar, Ay’ın ve Güneş’in misyonu ve tabii Camel paketi arasındaki esrarlı ilişkileri keşfetmek de onlara kısmet olacaktır. Robbins aşkı mı “ti”ye alıyor; yoksa aşk karşısındaki çaresizliğimizi mi? Kendiniz karar…

Charles Baudelaire – Kötülük Çiçekleri
Şiir / 13 Kasım 2017

Kitap Adı: Kötülük Çiçekleri Yazar: Charles Baudelaire Yayıncı: Ayrıntı Yayınları Sayfa Sayısı: 432 Walter Benjamin’in “Avrupa’yı etkileyen son lirik başyapıt” olarak nitelediği Kötülük Çiçekleri, birçok şair ve eleştirmene göre modern şiirin kurucu basamağıdır. Büyük kentin ve “aradaki insan”ın bir daha dinmeyecek olan cehennemi, şairin vicdan azabının aynalarında öfkeli bir içtenlikle resmedilir. Victor Hugo’nun “Sanat göğünü bilinmedik bir ölüm ışığıyla süslediniz” diye selamladığı Baudelaire’in bu “dehşet dolu” çiçekleri, yayımlandığı yıllarda kamu ahlakına saldırıyla itham edilerek cezalandırılmıştı. Kötülük Çiçekleri, Baudelaire’in insanlığa armağan ettiği ölümsüz bir başyapıt.

Donna Leon – Operada Cinayet
Polisiye / 27 Eylül 2017

Kitap Adı: Operada Cinayet Yazar: Donna Leon Yayıncı: Ayrıntı Yayınları Sayfa Sayısı: 230 İngiliz edebiyatı ve Handel uzmanı, opera hayranı ve polisiye roman yazarı Donna Leon’un kitaplarının başlıca mekanlarından biri Venedik’tir. Güzelliğiyle yüzyıllar boyunca romantizm ilham etmiş olan bu sisler kenti, Donna Leon’un romanlarında neredeyse düşkün bir asilzade gibi çıkar karşımıza: Turizmin amansız yağmacılığına rağmen kendine özgü sihrini korumayı başaran; tarih, sanat ve güzellikle yoğrulmuş bir eski zaman kenti. Atmosfer yaratmadaki ustalığıyla Donna Leon, dar sokakları, tarihi binaları ve sayısız köprüleriyle bu kentin büyülü havasını olanca canlılığıyla yeniden yaratır. Donna Leon polisiyelerinin kahramanı, Venedikli polis komiseri Guido Brunetti, karısı ve iki çocuğuyla paylaştığı sıradan bir hayata sahiptir. Gündelik hayatın sıkıntılarından muaf olmasa da, polisiye okurunu fazlasıyla memnun edecek kadar zeka, tarz ve özgüven sahibidir. Komiser Brunetti, yolsuzluğun kol gezdiği ve muhafazakar değerlerin çoğu zaman galebe çaldığı İtalya’da suçluları kovalarken; kan, dehşet ve tehlikeden çok, önyargılarla, ikiyüzlülükle ve sistemin içine işlemiş adaletsizliklerle boğuşmak zorunda kalır. Sadece Eski Yunanca eğitim almış bir komiser olmasıyla değil; suçun doğası, toplumsal düzen, insan tabiatı gibi konular üzerine kafa yormasıyla da türünün az rastlanır bir örneğidir. Operada Cinayet, bir La Traviata gösterisi sırasında, yüzyılın en önemli müzisyenlerinden biri sayılan Alman asıllı orkestra şefi Helmut Wellauer’in beklenmedik…

Giles Oakley – Blues Tarihi
Müzik / 18 Temmuz 2017

Kitap Adı: Blues Tarihi Yazar: Giles Oakley Yayıncı: Ayrıntı Yayınları Sayfa Sayısı: 364 Bireyin ve dolayısıyla toplumun kendini ifade etmek biçimlerinden biri olarak müzik, belki de en doğrudan etkiye sahip olan sanat dalıdır. Giles Oakley’nin Blues Tarihi-Şeytanın Müziği adlı çalışması da kendini ifade etme biçimi olarak müziğin en ilginç öykülerinden birini anlatıyor. Amerika’da en büyük “öteki” grubu olarak algılanan siyah kölelerin arasında doğan blues zamanla, ötekinin “ötekiliği”ni daha da vurgulayarak yansıtan etkili bir müzik türü haline gelmiştir. Oakley’nin anlattığı öykünün ilginç yanı ise, “ötekiliği” şeytanla özdeşleştirilen bir halkın bu “şeytansı” müziğinin, neredeyse doğar doğmaz büyük bir popülarite kazanması ve birçok beyazın da bu müzik türünü hayranlık derecesinde benimsemesidir. Oakley’nin anlattığı bu paradoks, Blues Tarihi’ni bir müzik kitabının ötesine taşıyarak toplumsal, kültürel ve tarihsel bir öyküye dönüştürüyor. Kitapta, blues’un ve sanatçılarının öyküleri, Amerikan tarihinin ayrıntılarıyla birlikte ele alınıyor. Afro-Amerikalı blues sanatçıların geçmişini özenli ve dikkatli bir tarihçi gibi inceleyen Oakley, daha önce belgelenmemiş bir tarihi de gün ışığına çıkartıyor. Blues’un tarihini yazarken, şarkı sözleri kadar, farklı müzik biçimlerinin analizine, müzik tekniklerine ve aletlerine de eğiliyor. Aynı zamanda, blues müziğinin tüm farklı tür ve dönemlerini, anlaşılır bir neden – sonuç ve etki ilişkisiyle birbirine bağlamayı da ihmal etmiyor. Oakley’nin çizdiği blues panoraması,…

A. J. Racy – Arap Dünyasında Müzik
Müzik / 18 Temmuz 2017

Kitap Adı: Arap Dünyasında Müzik Yazar: A. J. Racy Yayıncı: Ayrıntı Yayınları Sayfa Sayısı: 334 California Üniversitesi’nde etnomüzikoloji profesörü olan A. J. Racy, Arap Dünyasında Müzik; Tarab Kültürü ve Sanatı adlı kitabında Yakındoğu Arap müziğini müzik-duygu ilişkisi temelinde ele alıyor ve verilerini bir icracı, bir besteci ve kültürlerarası müzik-duygu ilişkisine ilgi duyan bir etnomüzikolog olarak yorumluyor. Edward Said’in “Şark” kavramının kendisinin bile Batılıların “egzotik” ya da kendi kültürlerinin tam karşıtı addettiklerin şeyi kapsayan bir Avrupa icadı olduğu şeklindeki sözlerini kurulu kültüre, hem de bu müziğin insanlara hissettirdiği duyguya verilen isim olan “tarab”ı tüm bu yönleriyle, ayrıntılı bir şekilde ele alıyor. rap dünyasının müzik anlayışını ve yoğun duygular uyandırabilen Doğu müziğini Batılı okurlara hissettirebilmeyi hedefliyor. “Doğu-Batı kıyaslaması”na yönelik olarak kullanılan “üstün” ve kültürel açıdan ileri” gibi nitelemeleri bir yana bırakarak, Arap dünyasının tarab müziğini bir esrik duygular yaratma sanatı olarak inceliyor. Kitabın sayfalarını çevirdikçe, incelenen müziğe, kültüre ve müzik-duygu ilişkisine aslında ne kadar aşina olduğumuzu Osmanlı İmparatorluğu’ndan kalan köklü kültür mirasının bizi ne çok noktada birbirimize bağladığını hatırlatıyoruz. Tarab müziğinin Türk sanat müziği ve tasavvuf müziğiyle yakın bağlantısı gözler önüne seriliyor. Yazarın rahberliğinde saray icralarına, tasavvuf törenlerinde ve evlerdeki taran celselerine buyur ediyoruz. Müziği içimizde yaşamayı yeniden öğreniyoruz. Racy’nin arşivlerinden çıkardığı…

Maurice Blanchot – İtiraf Edilemeyen Cemaat
Felsefe / 10 Haziran 2017

Kitap Adı: İtiraf Edilemeyen Cemaat Yazar: Maurice Blanchot Yayıncı: Ayrıntı Yayınları Sayfa Sayısı: 76 İnsan, varoluştan itibaren öteki insanlara maruzdur, muhtaçtır. Aşık olarak bir başkasıyla ilişkiye geçeriz. İnançlarımız, umutlarımız yönünde birlikteliklere, gruplara dahil olur, gelecek toplum tasarımları için ortaklıklar kurarız. Ben ile ötekini ilişkiye, iletişime girdiği tüm bu zeminler hangi asli duyguların, hangi yoklukların varlığı üzerinde yükselir? Bütün bu zeminleri hayal kırıklığına, hayal kırıklığından da öte bir felaket imkanına açık kılan, bizi bu imkan üzerinde var eden, bu imkana maruz bırakan şey nedir? Maurice Blanchot, İtiraf Edilemeyen Cemaat’te yirminci yüzyılda varoluşumuzu anlamlandırmış ve anlamlandırmaya devam eden “cemaat” deneyimleri ışığında, birlikteliklerimizin özüne doğru lanetli ve çaresiz bir yolculuğa çıkmaktadır.Varlık, kendi yetersizliğinin bilinciyle, kendini tamamlamak için değil, kendini tartışma konusu etmek için ötekine yönelir, ötesine, cemaate çağrı yapar, kendi dışına atılır, açılır, yetersizliğe son verecek şeyi değil, doldurdukça derinleşen eksiklikteki aşırılığı arar.Ortaklık imkanının son bulduğu ilk ve son olay (doğum ve ölüm) ortak olmasaydı cemaat olmazdı.Cemaat kendi ‘üyelerine’ onların ölümlü hakikatlerinin sunulmasıdır.Kurban etme/ olma ve bırak(ıl)madır cemaat. Öldürecek ve ölerek değil, kendini bırakarak ve bağışlayarak kurban etmedir cemaat. Kendini bırakma ve bağış, sessizdir. Karşılığında asla statü ya da iktidar elde edilmez. Bağış yapan varlığı da bırakacak şekilde sessizlik ve sözsüzlük içindedir cemaat….

Marquis de Sade – Yatak Odasında Felsefe
Roman / 14 Nisan 2017

Kitap Adı: Yatak Odasında Felsefe ya da Ahlaksız Eğitmenler Yazar: Marquis de Sade Yayıncı: Ayrıntı Yayınları Sayfa Sayısı: 192 “Evet, ben bir libertenim, itiraf ediyorum, bu konuda akla gelebilecek her şeyi düşündüm; ama düşündüğüm, tasarladığım şeyleri elbette yapmadım ve kesinlikle de yapmayacağım. Ben bir libertenim, adi suçlu ya da katil değil.” Tüm zamanların en lanetli yazarı Marquis de Sade kendini böyle ifade etmişti. O, ömrü boyunca tüm Fransız politik rejimlerinin zindan müdavimiydi. Monarşi koşullarında demokrat, 1789’da devrimci bir aktivist… olan bu müebbet isyancı, hep orta yolu reddetmenin peşinde koştu. G. Apollinaire, A. Breton, O. Wilde, O. Mirbeau ve M. Heine gibi edebiyat devleri sayesinde gün ışığına çıkmış olan Sade’ın eserleri, yirminci yüzyılda felsefe, düşünce ve edebiyat alanında vazgeçilmez bir referans noktasına dönüşmüş; Dostoyevski dahil sayısız yaratıcının ilham kaynağı olmuştur. Başyapıtı olan Yatak Odasında Felsefe ise tüm dünya dillerine çevrilerek milyonlarca adet basılmış, birçok kez sinemaya uyarlanmış, özgür ve özgün düşüncenin doruğu olarak kabul edilmiştir. Genç bir kıza teorik ve pratik libertenlik eğitiminin verildiği Yatak Odasında Felsefe, metafiziğin, ahlakın, tarihin, felsefenin sık sık araya girdiği, 1795 tarihli yedi diyalogdan oluşuyor. Diderot ve Rousseau’nun natüralizminin mirasçısı, Pascal’ın savunucusu olan Sade, bu eserinde on sekizinci yüzyılın düşünce akımlarına saldırıyor; özgür düşünceye sonuna kadar…

Norbert Elias – Zaman Üzerine
Sosyoloji / 6 Nisan 2017

Kitap Adı: Zaman Üzerine Yazar: Norbert Elias Yayıncı: Ayrıntı Yayınları Sosyolojik sorunlara felsefi derinlikten bakan ve düşünce gelenekleriyle hesaplaşan bir düzeyden konuşan Elias bu kitabında zaman sorunu üzerine gidiyor. Varlığını alabildiğine somut bir şey gibi düşündüğümüz, sürekli akan ve akarken bizi de kendi tünelinden geçiren zaman gerçekten öyle somut bir şey mi? Elias zamanın “var olan bir şey” olmadığını, onun bizim toplumsal, tarihsel bir eserimiz olduğunu söylüyor. Peki zaman bizim zihnimizin bir imgesi ise, gerçekteki olaylarla, değişimlerle bağlantısı nedir? Nasıl oluyor da böyle var olmayan bir şey algımızda doğallık, somutluk kazanıyor. Bizi metafiziğin girdaplarına götürecek gibi görünen bu sorular, Elias’ın elinde tümüyle maddi açıklamalar buluyor. Zamanın izini toplumsal ilişkilerde ve tarihsel gelişim içinde süren Elias, basit gibi görünen açıklamalara uzanıyor; basit, ama günümüz toplumunun insanlarının kavramakta zorlandığı sorunlara. Zaman incelemesi, aynı anda bir uygarlaşma incelemesi. Uygarlaşma süreçlerinin yapısı üzerinde duran ve her uygarlaşma adımının tarihsel bir sürecin kaçınılmaz kısıtlanmalarını da içerdiğini vurgulayan Elias, başka çalışmalarında genelde uygarlaşma hakkında söylediklerini, bu çalışmasında zaman olgusu üzerinden somutlaştırıyor. Bu tür bir incelemeyle modern toplum olmanın anlamı, toplumsal gelişme süreçlerinin karakteri, birey-toplum ilişkilerinin iç içeliği belirginleşiyor… Elias günümüzde tarih incelemelerinin, sosyolojinin ve genel olarak bilimsel disiplinler arasındaki yalıtılmışlığın bütünsel bakışı nasıl kısıtladığını ve naifliğimizi…