Zygmunt Bauman – Sosyolojik Düşünmek

Sosyolojik Düşünmek Kitap Kapağı Sosyolojik Düşünmek
Zygmunt Bauman
Ayrıntı Yayınları
304

Kısa süre önce hayata veda eden Zygmunt Bauman’ın en önemli çalışmalarından biridir Sosyolojik Düşünmek. Özellikle modernlik ve postmodernlik çalışmalarıyla ses getiren Bauman, sosyal bilimler alanında son derece ilginç bir kitap sunuyor bize. Sosyolojik Düşünmek, herkesin sosyolojinin anlamı ve işlevi, sosyolojide değişik tarzlar ve yaklaşımlar üzerine bilgilenmesini sağlayacak önemli bir kaynak.

Bauman, sosyolojinin inceleme konusu olan ikilik ve karşıtlıkları çokboyutlu bir bakışla irdeliyor: Birey olma ile toplum içinde var olma arasındaki bütünlük ve çatışma; toplumların ya da genel olarak insan gruplarının kendini ve karşıtını tanımlaması; birey ile grup, doğa ile kültür, millet ile devlet, birliktelik ile ayrılık, bireysel varlığını koruma ile ahlaki yükümlülük arasındaki çatışmalar, kitapta incelenen ikiliklerden bazıları.

Bauman, sosyolojinin asla tamamlanmış ve kesin bir bakış açısı oluşturamayacağını belirtiyor. Dolayısıyla hiçbir bakış tek başına kusursuz ya da ayrıcalıklı olamaz; hayata ilişkin değişik yorumların her biri, olsa olsa kavrayış bütünlüğümüze kendi zenginliğini katacaktır. Sosyolojik düşünmek, kesinliğe varacak bir yol sağlamak şöyle dursun, her türlü müphemliği çoğaltacaktır. Ama müphemlikten korkmamak gerekir; dünyaya ilişkin gerçek bir kavrayış özgürlüğünün ve hoşgörünün temelinde bu müphemliğin, bakış zenginliğinin kabulü yatar. Bu anlamda sosyoloji ve sosyolojik düşünmek, Bauman’ın sözleriyle ifade edecek olursak “özgürlük davasına hizmet eder”.

Zygmunt Bauman – Yaşam Sanatı

Yaşam Sanatı Kitap Kapağı Yaşam Sanatı
Zygmunt Bauman
Ayrıntı Yayınları
176

Bireyselleşmenin sonuna kadar hüküm sürdüğü ama büsbütün kendi tercihlerimize de dayanmayan bir toplumda, bilsek de bilmesek de, istesek de istemesek de, hoşlansak da hoşlanmasak da, hepimiz kendi hayatlarımızın sanatçılarıyız. Her ne kadar kimi araçlardan yoksun olsak da, böylesi bir toplumda, doğru ya da yanlış, kendi yeteneklerimizi ve kaynaklarımızı kullanmak için hayatımızı bir amaca vakfetmek isteriz.

Z. Bauman, bu kitabında, bireyin kendi özgücüne dayanarak hayatını sürdürme çabasını “yaşam sanatı” olarak adlandırır. “Akışkan modern toplumlarda” yaşamak zorunda olan bireyin, yaşam sanatı performansının, ne anlama geldiği tartışmalı da olsa, “mutluluk”la, “mutlu olmak” isteğiyle doğrudan bağlantısı var. Kişi bu dünyada mutlu olmak istemektedir, ama toplum halinde yaşamak da sorumluluk gerektirmektedir, kişi yalnızca kendisini değil, hemcinslerini de gözetmek zorundadır fakat “tüketim toplumu” mekanizmaları içine çekilmiş modern insan, mutluluk arayışında toplumsal gerçekliği bir kenara bırakıp kendini merkeze alarak hareket etmektedir. Sorun da buradadır: Mutluluk arayışında tek başına olduğunu düşünmesinden ve buna inanmasından ötürü çoğunlukla mutsuzlukla cebelleşmek zorundadır modern insan. Amaç ve araçların birbirine karıştırıldığı, gelgeç zevklerin baş köşeye oturtulduğu tüketim toplumu insanını mercek altına alan Bauman, bu parlak çalışmasında, insanın kendini gerçekleştirme serüveninin aydınlık olduğu kadar karanlık noktalarına da bakıyor. Okuru kendi gerçekliğiyle yüzleşmeye davet eden Bauman, yaşam sanatının inceliklerini ustalıkla gözler önüne seriyor, daha iyi bir yaşam düşünü de elden bırakmayarak...

Patricia Highsmith – Cam Hücre

Cam Hücre Kitap Kapağı Cam Hücre
Patricia Highsmith
Ayrıntı Yayınları
224

Philip Carter, iyi bir adam; iyi bir işi, derin bir aşkla sevdiği iyi bir karısı var."Tüm felaketlerin sadece başkalarının başına geleceğini sanarak yaşayan binlerce insandan biri. Ruhunun labirentinde, kendi zayıflıklarının peşinde koşarken bir tür "kadar nevrozu" girdabında dönüp duran bir insan.Ta ki, haksız suçlamalar, cezaevi, morfin, işkence, ihanet ve sonunda kapısını çalan ve cinayet bütün yaşamını kuşatıncaya kadar... Cezaevindeki taş hücresinden camdan görüşme kabinine, cam morfin şırıngasından herkesi görebildiği ve herkes tarafından görülebildiği yaşamın "cam hücre"sine uzanan bir serüven...Patricia Highsmith, işlemediği bir suçtan altı yıl cezaevinde kalan, başarılı mühendis, Fransız edebiyatına meraklı, klasik müzikten hoşlanan, tüm dünya bir cezaevidir, cezaevleri ise dünyanın abartılı biçimleridir diye düşünen "iyi aile babası" Philip Carter'ın hayatındaki "kara ayrıntılar"ın giderek çoğalmasının soluk kesici hikâyesini anlatıyor "Cam Hücre"de

Anja Meulenbelt – Gündelik Mutluluğa Alışma

Gündelik Mutluluğa Alışma Kitap Kapağı Gündelik Mutluluğa Alışma
Anja Meulenbelt
Ayrıntı Yayınları
137

" Utanç Bitti’de “Bütün kadınlar lezbiyendir, bazılarının bundan haberi yoktur yalnızca” diyen Anja Meulenbelt’in bir başka kitabını sunuyoruz bu kez. Utanç Bitti’nin devamı olarak da okunabilecek bu kitapta bir kadınla birlikteyken bir erkeğe aşık olan bir kadın anlatılıyor. Daha önce bir eşcinsel deneyimi olan, şimdi ise bir kadınla yaşayan çok çocuklu, sakin, evcimen bir erkektir bu... “Cinsel devrim” dalgasının dinamizmini yitirdiği yıllarda geçen roman, yayımlandığında feminist çevrelerde tepkiyle karşılanır. Kitaplarında lezbiyenliği savunan yazarın bir erkekle beraberliğini anlatması “harekete ihanet” olarak adlandırılır. Meulenbelt eleştirilere “kitaplarından daha hızlı ve derin yaşadığını, hareketin malı olmadığını” söyleyerek karşı çıkar. “Kadın hareketi sıcak bir yataktır. Ama aynı zamanda biri kaçmak istediğinde hepsi birbirini aşağı çeken yengeçlerle dolu bir kovadır” diyerek kendini savunur. Bu kitapta feminizm ya da aşk hakkında büyük fikirler, iddialı çözümlemeler yok. Birbirlerini seven bir kadın ve erkeğin sokak kahvelerinde içtikleri şarapların tadı, sakin sevişmeleri, hafta sonu miskinlikleri, kıskançlıkları, birbirlerini kaybetme korkuları, uyurken birbirlerini seyretmeleri, el ele tutuşmaları, “günaydın, iyi uyudun mu?” türü iddiasız konuşmaları var. Hayatının gündelik ayrıntılarını “sloganlarla” düzenlemek istemeyenler için... "

Charles Taylor – Modernliğin Sıkıntıları

Modernliğin Sıkıntıları Kitap Kapağı Modernliğin Sıkıntıları
Charles Taylor
Ayrıntı Yayınları
112

Modernleşmeye düşünerek karar vermiş olmaktan çok maruz kaldığımız söylenebilir; toplumumuz, modernliği ciddi olarak daha yenilerde tartışmaya başladı. Ama bu tartışmalarda daha çok topyekün red (fundamentalizm) ya da topyekün kabullenme (liberalizm) tavırları hüküm sürüyor. İşte "komüniteryanizm" adı verilen düşünce akımının en önde gelen temsilcisi Kanadalı filozof Charles Taylor, bu kitabında, hem ihtişamını hem de sefaletini gözler önüne serdiği modernliğin ahlakının ve kültürünün temellerini tartışıyor. Önce modernliğin üç "sıkıntı"sını teşhis ediyor: Bireycilik, araçsal aklın hakimiyeti ve ortak bir siyasi proje yokluğu yüzünden siyasal katılımın ve dolayısıyla özgürlüğün azalması. Taylor, kitabın büyük bölümünü, insanın anlam ufuklarını daraltan bireyciliğin temelinde yattığını düşündüğü pozitif ideali tanımlamaya ayırıyor. Taylor'ın "sahicilik etiği" dediği bu ideal, kişinin kendine karşı dürüst olması, hayatını kendisine göre, başka kimseye öykünmeden yaşaması, yaşam modelini kendi içinde bulması gerektiği düşüncesine dayanır. Burada, doğruyu yanlışı bilme, yani ahlak, herkesin kendi iç sesine kulak vermesinin sonucudur. Sahicilik bir özgürlük idealidir, insanı kendine karşı sorumlu kılar...

Chuck Palahniuk – Dövüş Kulübü

Dövüş Kulübü Kitap Kapağı Dövüş Kulübü
Chuck Palahniuk
Ayrıntı Yayınları
224

İlk kez yayımlandığı 1996’dan beri bir yeraltı klasiği olarak anılan ve sinemaya da aktarılan Dövüş Kulübü, bir anti-ütopya öyküsünü anlatıyor.

 

Yaşadığı hayattan nefret eden, ölüm düşüncesini saplantı haline getirmiş, insani yakınlığı kanser dayanışma gruplarında arayan genç bir adam. Aynı dayanışma gruplarının bir başka müdavimi, toplum kaçkını bir genç kadın. Ve Tyler Durden; yalanlar ve mutsuzlukla dolu bir dünyaya kendi yöntemleriyle saldıran yarı çılgın bir kurtarıcı, baştan çıkarıcı bir intikam meleği. Tyler’ın felsefesine göre, tüketim kültürünün uyuşturucu etkisinden kurtulmanın yolu, fiziksel acıyla tanışarak yeniden doğmaktır. Çok geçmeden, gecenin geç saatlerinde bar bodrumlarında toplanan gizli bir “dövüş kulübü”, ülkenin dört bir yanını saracaktır. Ama Tyler’ın dünyasında sınırlara ve kurallara yer yoktur. Kendi bedenini örseleyen bir müritler ordusu, toplum düzenini ve konformizmi imha etmek üzere Tyler’ın peşine takılır...

 

Chuck Palahniuk’un ilk romanı, tüketim kültürüne, hırs ve üstünlük duygusuna, güzellik idealine ve iş dünyasına zehir zemberek bir eleştiri yöneltiyor. Palahniuk, karanlık bir mizahla desteklediği güçlü ve çarpıcı üslubuyla, yaşadığımız dünyanın çirkin suretine ayna tutuyor.

 

Son dönemin en özgün, en sarsıcı romanları arasında sayılan Dövüş Kulübü bir klasik eser düzeyine ulaşıyor...

Chuck Palahniuk – Gösteri Peygamberi

Gösteri Peygamberi Kitap Kapağı Gösteri Peygamberi
Chuck Palahniuk
Ayrıntı Yayınları
320

Yalnızlık, yabancılaşma, şiddet, pornografi, tüketim ve şöhret açlığı... Televizyon kanallarından boca edilen sayısız yalanla kirlenmiş, hiçbir şeyin dolduramadığı bir boşluk... Gösteri Peygamberi, yeni bir binyılın başındaki modern dünyanın ürkütücü çılgınlığına ilişkin karanlık bir taşlama; medya, şöhret ve pop kültürüne yönelik sivri dilli bir aşağılama...
Tender Branson, Creedish mezhebinin dünyadan yalıtılmış sahte cennetinde doğup büyümüş ve dış dünyaya gönderilmiş binlerce misyonerden biri. Kilise doktrinine göre görevi, yaşadığı sürece çalışmak ve gerekli olduğunda ölmek. Kaderi beklenmedik biçimde değişip onu şöhretin doruklarına taşırken aynı zamanda medya ve popüler kültürün içyüzüyle tanıştırıyor. Yarı tanrıya dönüşme yolunda yaşadıkları yakında yüzleşeceğimiz kıyametin çarpıcı bir habercisine dönüşüyor... Branson, mezhepte kendisine zaten hiç verilmemiş olan hayatı "dış dünya"nın çirkinliğine sonuna kadar gömülerek yok etmeyi deneyecektir. Ne var ki, hayatına karışan gizemli Fertility Hollis'e göre, kendine bir kader çizmeye çalışması anlamsızdır. Olacaklar zaten bellidir ve olmak zorundadır... Ve "intihar etmekle şehit olmak arasındaki tek fark gazetede manşet olmaktır."
Chuck Palahniuk, önlenemez kaderine doğru nefes kesici bir hızla sürüklenen kahramanının gözünden tüketim toplumunun hastalıklı ve anlamsız yaşam biçimini bize bütün çıplaklığıyla gösteriyor. Dövüş Kulübü'nün yazarından, en az ilki kadar çarpıcı bir roman, benzersiz bir yeraltı edebiyatı örneği.

Chuck Palahniuk – Günce

Günce Kitap Kapağı Günce
Chuck Palahniuk
Ayrıntı Yayınları
224

"Her şey bir otoportre. Her şey bir günce."
Elinizde tuttuğunuz kitap bir günce. Kalemi eline alan kişinin korkularına, sevinçlerine, hüzünlerine yapılan bir yolculuk. Sıradan bir insanın sıradan yaşamı… Belki de sıra dışı birinin zaman zaman peri masalına, zaman zaman kâbusa dönüşen yaşamından kesitler sunan anı parçacıkları. Sahte mücev-herlerin ışıltısına kapılan bir kadının öyküsü bu. Komadaki kocasının günbegün çürümesini izleyen, sanat, yaşam ve ölüm üçgeninde sıkışıp kalmış bir kadının. Kimilerine göre basit bir garson, kimilerine göre ise her an bir başyapıt ya-ratabilecek büyük bir ressam. Anakarayla bağlantısı her an yok olabilecekmiş gibi gözüken Waytansea Adası'nın gizemli öyküsü bu aynı zamanda.

Her şey başka birinin yaşamını sürdürmeye zorlanarak bireyselliğini yitiren Misty Marie Kleinman'ın güncesinde saklı. Bir tek kişi tarafından yazılmış bir günce bu. Ancak gerek anlatıcı gerek anlatılan hikâye açısından pek çok katman söz konusu.

Chuck Palahniuk, insanın ezeli ölümsüzlük arayışına tüyler ürperten bir bakış atarken, sanatın denetlenemeyen gücüne de saygı duruşunda bulunuyor. Misty'nin güncesini tuvale yansıtırken hiçbir detayı göz ardı etmiyor. Bizler, kimi zaman acımasızca vurulan fırça darbelerini izlerken, geçmiş, şimdi ve gelecek iç içe geçiyor. Ben ve öteki arasındaki ayrım gittikçe silikleşiyor. Gerçek ve hayal arasındaki karmaşık ilişki zihnimizi bulandırıyor. Ve kişisel komalarımızdan çıkıp kolektif bir komaya giriyoruz hep beraber. Kimin kimi kandırdığı belli olmayan bir oyun oynanıyor. Kimin kurban olduğu belli değil. İnsan kendi yazgısını elinde tutabilir mi? Yoksa zalim feleğin elinde oyuncak mıdır? Yalan mı daha gerçek, gerçek mi en büyük yalan, belli değil. Zira Waytansea Adası dört tarafı gerçeklerle kaplı bir yalan…

Chuck Palahniuk – Kurgudan da Garip

Kurgudan da Garip Kitap Kapağı Kurgudan da Garip
Chuck Palahniuk
Ayrıntı Yayınları
256

Şurası gerçek ki Chuck Palahniuk, ister kafasının içinde ister hayatın içinde olsun, garip şeyler bulma konusunda inanılmaz becerikli bir yazar. Kurgudan da Garip adlı kitabında Chuck Palahniuk bizi herkesin sahnede çırılçıplak istediğiyle istediği biçimde sevişmekte özgür olduğu Montana'daki Taşak Festivali'ne, oradan kaşların yarıldığı dudakların patladığı Olimpiyat güreş seçmelerine, daha sonra da motor yağlarının yerlere aktığı, tekerleklerin havada uçuştuğu biçerdöver parçalama yarışmasına götürüyor. Kendi hayatından örnekler veriyor ve bize bir arkadaşıyla Seattle sokaklarında köpek kılığında dolaşırken insanların nasıl tepki verdiğini anlatıyor. Gittiğimiz her yerde ve tanık olduğumuz her olayda görüyoruz ki hayatın kendisi hakikaten kurgudan da garip. Chuck Palahniuk bu kitabında ilginç kişilere tutuyor bazen mikrofonu. Örneğin, adını dünyaca ünlü oyuncu Marilyn Monroe ve seri katil Charles Manson'dan alan ünlü şarkıcı Marilyn Manson'u konuşturuyor: "Dünyayı değiştirebileceğinize inanacak kadar idealist olmanız bir bakıma devrimdir ama sonuçta kendinizden başka bir şeyi değiştiremeyeceğinizi anlarsınız… Başarısız olabilirim ve bu şey işe yaramayabilir ama en azından bu benim seçtiğim bir şey. Mecbur kaldığım için yaptığım bir şey değil." Chuck Palanniuk "neyi, niçin, nasıl" yazdığına da değindiği bu kitabında, kendi edepsiz, rahatsız edici, yer yer baştan çıkarıcı üslubundan ödün vermeden, kurgunun gerçeğe, gerçeğin kurguya ne denli yakın durduğunu ve bizzat hayatın kendisinin ne denli şaşırtıcı olabileceğini birbirinden ilginç hikayelerle gösteriyor okura. Kurgudan da Garip, yanıltmayan ama son derece şaşırtan bir kitap!

Chuck Palahniuk – Lanetli

Lanetli Kitap Kapağı Lanetli
Chuck Palahniuk
Ayrıntı Yayınları
256

Orada mısın, Şeytan? Benim ben, Madison. Şimdi geldim buraya,  Cehennem’e; ve belki de aşırı doz marihuanadan ölmek dışında hiçbir şey benim hatam değil. Belki de şişman...gerçek bir domuzcuk olduğum için düştüm Cehennem’e. Kendine saygın yeterli olmadığı için Cehennem’e gidilebiliyor mu bilmiyorum ama ben bu yüzden buradayım. Keşke yalan söyleyip, sarı saçlarım ve iri göğüslerimle bir deri bir kemik olduğumu anlatabilseydim sana. İnan bana, şişmanım ama çok iyi nedenlerim var bunun için.

Önce kendimi takdim edeyim...

 

İşte böyle başlıyor daha on üç yaşındaki, narsist ve milyarder bir Hollywood yıldızının kızı Madison Spencer’ın heyecanlı, eğlenceli, biraz da korkunç Cehennem macerası...

Dünyaya dair hatırladığı son şey, lüks bir otomobile bindiği ve uykuya daldığıdır. Sonra Cehennem’de bir hücrede uyanır. Yan hücrelerde kalan kendisi gibi genç günahkârlardan oluşan renkli bir grupla tıraş bıçağı, peçete ve izmarit atıkları, kırık camlar, kepek, zalim tarihsel şahsiyetler, bok, salya, balgam, cerahat dolu bataklıklar, göller ve okyanuslarla, her çeşit iblisle dolu ve elbette dehşetli ateşlerin yandığı Cehennem topraklarında zorlu bir yolculuğa çıkarlar.

Baştan sona olağanüstü zeki gözlemlerle, toplumsal eleştiriyle, şiddetle, hicivle, akılla ve aşkla örülü, çok katmanlıama büyük bir zevkle okunacak, sizi asla yanıltmayacak, o her zamanki irkiltici ama eğlenceli Palahniuk kitaplarından biri, Lanetli.

Chuck Palahniuk – Ninni

Ninni Kitap Kapağı Ninni
Chuck Palahniuk
Ayrıntı Yayınları
272

Dil uzaydan gelme bir virüstür! Chuck Palahniuk Ninni'de William Burroughs'un bu sözlerinin devamını getiriyor:
Sallanmakta olan bir gevezelik kulesinde yaşıyoruz. Doğal yaşam katledildiği için yalnızca dilin kargaşa dolu dünysı kaldı elimizde.

Ve bir de ölüm şarkısı...

Gazeteci Carl Streator, ani bebek ölümleri üzerine bir yazı dizisi hazırlamakla görevlendirilir. Araştırmaları sırasında, ölümler arasında meşum bir bağ keşfeder: Ölüm Şarkısı.
Aklından geçirildiğinde bile ölümcül bir silahtır bu. Şarkının hakimiyetine giren Streator, istemese de bir seri katildir artık. Amacı ise daha fazla insanı öldürmek değil, şarkının yayılmasını engellemektir. Hayaletli evlerin emlakçısı Helen Hoover Boyle ile birlikte, şarkıyı avlamak için ülke çapında bir yolculuğa çıkarlar.

Chuck Palahniuk – Pigme

Pigme Kitap Kapağı Pigme
Chuck Palahniuk
Ayrıntı Yayınları
256

Eleman ben, ajan 67 numaranın XXX anlatısı burada, bu kitapta başlıyor. Amerika Birleşik Devletleri'nin XXX kentine XXX ülkesinden gelen namı diğer Pigme'nin.

Burada, geniş soluklu inek baba, tavuk anne, kedi kız kardeş ve domuz köpek erkek kardeşle birlikte yaşayacağım. Tabii kısa bir süre. Kargaşa Operasyonu'yla emperyalist düzenin ve bu düzenin sahipleri, en çok nefret edilen Amerikalıların canına okuyana kadar. Dönek Yahudi, kokuşmuş dahi, atom bombasının babası Robert Oppenheimer'ın dediği üzere, "Ölüm gibi, dünyaların yıkıcısı olacağım ben".

Tüm kitaplarında, vahşi kapitalist sistemin ve bu sistemin parçası tüketim toplumunun ona damgasını vuran klişeleriyle birlikte en iyi eleştiren yazarlardan biri olan Chuck Palahniuk, Pigme'de iki farklı sistemin, liberal kapitalizmin ve otoriter devletçiliğin adeta otopsisini yapıyor. Bunu yaparken de yine iğrenç, edepsiz, pervasız bir dil kullanmaktan, tüm putları teker teker kırmaktan, yüz kızartmaktan ve karın ağrıtmaktan çekinmiyor. Ancak bu defa, zekâ dozu çok yüksek hikâyesine mizahı da bolca katmış, hatta aranırsa içinde aşk bile var.

Pigme'yi okurken her zamanki gibi anarşist ruhunuz harekete geçecek. Ancak bu defa bolca eğleneceksiniz de. İçinizden kapitalizme, faşizme bir uçan tekme atmak geçecek, Pigme'nin her fırsatta yaptığı ya da yapmayı hayal ettiği gibi. Kısacası, her şey var bu kitapta, aşk, cinayet, kahkaha, ayaklanma, devrim ve ihanet...

Chuck Palahniuk – Tıkanma

Tıkanma Kitap Kapağı Tıkanma
Chuck Palahniuk
Ayrıntı Yayınları
288

“Eğer bu kitabı okumaya niyetliyseniz vazgeçin. Kendinizi kurtarın. Televizyonda mutlaka daha iyi bir şeyler vardır.

Burada anlattığım şeyler önce sizi kızdıracak. Sonra her şey daha da kötü olacak” uyarısı ile başlayan bir roman elinizdeki...

Bütün dünyada büyük ilgi gören Dövüş Kulübü’nün yazarından, annelerle oğulları arasındaki sevgi ve didişmeye, seksin bağımlılık yaratma gücüne, yaşlanmanın dehşetine ve Amerikan rüyasının arka sokaklarına dair bir kitap Tıkanma...

Tıp Fakültesi’nden atılan Victor Mancini para kazanmak için şöyle bir yol tutturmuştur: Lokantalarda boğazına takılan yiyecekle boğulma numarası yapmakta, kurtaran kişinin kendisinden sorumlu olmasını sağlamaktadır. Böylece, kurtaran kahramanlaşmakta, sıkıcı hayatının bir anlamı, arkadaşlarına gurur duyarak anlatacağı bir hikâyesi olmakta, hayatını kurtardığı kişiden daha sonra da kendini sorumlu hissederek, ona sık sık yardım etmektedir. Bir tür “sürekli kahramanlık” hali...

Kendisini annesinin çocuğu gibi değil de rehinesi gibi hissederek büyüyen, anne ve babaların “kitlelerin yeni afyonu olduğunu” düşünen, Tanrı’nın olmadığı bir dünyada, kutsal ve tecavüz edilmez olan annelerin yeni tanrı olduğunu iddia eden Mancini, bütün bunları devrimci eğilimler taşıyan annesinin tedavi masraflarını karşılamak için yapmaktadır. Boğulma numaralarından fırsat buldukça iflah olmaz bir seks bağımlısı olarak ilacını arar: Mastürbasyon yapmadığı her gün için eve bir kaya getiren arkadaşıyla birlikte, hayatın sillesini yiyerek dağılmış insanlarla birlikte olur...

Palahniuk, gösteri toplumunun en veciz yazarlarından biridir. Çarpıcı, gerçekdışı, tutarsız ve anlamsız. Aynı zamanda müthiş bir hayalgücü ve yergi kapasitesi eşliğinde ev, araba, televizyon ve kazanmaya indirgenmiş hayatların içyüzüne bakar; bilinçaltlarındaki genelevleri ziyaret eder...

Ian McEwan – Yabancı Kucak

Yabancı Kucak Kitap Kapağı Yabancı Kucak
Ian McEwan
Ayrıntı Yayınları
125

"Romanları mimari açıdan ele alırım. Kapıdan girildiğinde o kapı öyle inşa edilmiş olmalı ki, okur o anda binanın sağlamlığına güvenmeli," diyen Ian McEwan, yine sağlamlığı garantili bir yapıyla karşımızda. Son dönem İngiliz edebiyatının parlak yazarlarından McEwan, Yabancı Kucak'ta Gotik roman türünü Romantizmin ilk dönemlerinden günümüze taşıyor. Gotik edebiyatın temel özelliklerinden olan tekinsizlik, gizem ve korku havasını yaratmak için de mükemmel bir mekân seçiyor: Ne kadar dolaşırsanız dolaşın, her zaman dönülmemiş bir köşeyi, keşfedilmemiş bir geçidi, kayıp bir binayı, ağza alınmayacak deneyimlerin yaşandığı gizli bir mekânı gözden kaçırabileceğiniz duygusunu veren kadim Venedik kentini. Venedik'in, dış mekân olmasına karşın yarattığı kapanıklık duygusuyla ruhları daraltan Mary ve Colin, turistik gezilerin barındırdığı gözetleme ve kenti tüketme arzusuyla sokaklarda gzeinip dururlar. Bu gezinin, onların cinsellik, ilişkiler ve şiddetin ördüğü ağda gelişip çetrefilleşen bir yaşantıya götüreceğini bilmeksizin...
McEwan'ın romanlarında sinemacıları cezbeden görsel zenginlik burada da kendini gösteriyor. Yabancı Kucak, 1990'da Paul Schrader tarafından sinemaya uyarlandı. Filmin senaryosuna Harold Pinter de katkıda buludu. The Times gazetesinin "bu adanın en iyi yazarı" olarak nitelediği 'ın 1981 yılında Booker Ödülü'ne aday gösterilen romanı Yabancı Kucak, çabuk tüketilmeyecek bir gerilimin "kara ayrıntılar"ını adım adım izlemek isteyenler için...

Richard Sennett – Otorite

Otorite Kitap Kapağı Otorite
Richard Sennett
Ayrıntı Yayınları
208

İnsanlar otoriteye neden ihtiyaç duyarlar? Otoriteden neden korkarlar? Otorite ilişkilerinin olmadığı bir toplum kurma tasarısı gerçekçi midir? Otoriteyle bağ kurmadan onu reddetmek mümkün müdür? Basit bir karşı çıkma bizi otoritenin olumsuzluklarından korumaya yetmediği gibi, onu gerektiği gibi değerlendirmemizi de engelliyorsa, ne yapabiliriz? Richard Sennett bu tür sorulara yanıt ararken insanların otoritelerle kurdukları özel ve kurumsallaşmış ilişkilerin tarihsel ve sosyopsikolojik bir panoramasını çiziyor. Anne babayla çocuk arasındaki gibi kişisel, işverenle işçi ya da devletle yurttaş arasındaki gibi toplumsal ilişkilerde otoriteyi tanımadan reddetmenin insanları ne tür çıkmazlara sürüklediğini anlatıyor. Hegel'in köle-efendi ilişkisi hakkındaki ünlü çözümlemesinden yola çıkarak, öncelikle otoriteyi bir Öteki olarak görmeyi bırakıp tanımayı, onu "görülür, anlaşılır" bir hale getirmeyi denememizi öneriyor. Hiçbir otorite ilişkisi içermeyen bir dünya kurmaya çalışmanın, insanın toplumsal bir varlık olması yüzünden, mümkün ve anlamlı bir çaba olmadığını söylerken, asıl önemli olanın otoriteyi tahakküm aracı olmaktan çıkarıp, diğer insan(lar)a karşı kayıtsızlık içermeyecek bir biçime dönüştürmek olduğunu ve bunu da ancak otoriteye maruz kalanların yapabileceğini vurguluyor. Bu dönüştürmeye hizmet edebileceğini düşündüğü birkaç somut öneri getirirken aslında daha çok şey yapılabileceğini belirtiyor ve hepimizi otoriteye karşı hayal gücümüzü ve yaratıcılığımızı kullanmaya çağırıyor.