Ursula K. Le Guin – Karanlığın Sol Eli
Bilimkurgu / 15 Nisan 2018

Kitap Adı: Karanlığın Sol Eli Yazar: Ursula K. Le Guin Yayıncı: Ayrıntı Yayınları Sayfa Sayısı: 304 “Bilimkurgu”nun en önemli iki ödülü olan Hugo ve Nebula’yı kazanarak kısa zamanda türünün klasikleri arasına giren Karanlığın Sol Eli, dünyamıza çok benzeyen Kış adlı bir gezegende geçmektedir. Bu gezegende, yılın en sıcak zamanlarında bile yarı-kutup iklimi yaşanmaktadır ve tüm sakinleri çift cinsiyetlidir (androjen). Cinsel kimliğin bir statü ya da güç aracı olarak kullanılmadığı bu gezegende, kişiler yılın belli bir döneminde o anki hormonal durumlarına göre erkek ya da kadın olmaktadırlar. Öyle ki, birkaç çocuk doğurmuş bir anne daha sonra başka çocukların babası olabilmektedir. “Arkadaşlık” ve “sevgililik” arasındaki “boşluk” anlamsızlaşmış; insan düşüncesini belirleyen düalizm eğilimi azalmış; insanlığın güçlü/zayıf, koruyucu/korunan, hükmeden/hükmedilen, sahip olan/sahip olunan gibi ikiliklerini oluşturan temeller zayıflamıştır. Cehaletin, şimdinin, mevcudiyetin ilerlemeden daha gözde olduğu bir gezegendir Kış. Bir gün Kış’a uzaydan bir erkek elçi gelir ve onların da katılmasını istediği bir gezegenler birliğinden söz eder… Elçinin gelişiyle birlikte yerli ile yabancı, erkek ile dişi, benzerlik ve benzemezlik, parça ile bütün arasındaki ilişki ve çelişkiler insanlardaki karşılıklarını bulup yaşamaya başlar…

Elias Canetti – Kitle ve İktidar
Siyasi / 15 Nisan 2018

Kitap Adı: Kitle ve İktidar Yazar: Elias Canetti Yayıncı: Ayrıntı Yayınları Sayfa Sayısı: 496 Elias Canetti’nin 30 yıllık çalışmasının ürünü olan Kitle ve İktidar sosyoloji, antropoloji, psikoloji… gibi disiplinleri içeren; ama onların sınırlarıyla yetinmeyen benzersiz bir çalışma olarak tanınıyor. Canetti bu kitabında “kitle” ve “iktidar”ın birbirlerini nasıl etkileyip çoğalttığını; insanlar arasında “emir” ve “itaat” ilişkisinin nasıl biçimlenerek saldırganlık mekanizmalarına dönüştüğünü anlatıyor. En az sorgulanan, dolayısıyla en tehlikeli şey olan “emir verme”nin emredilende özgür bir kişilik edinmesini önleyen bir sızı bıraktığını, bu sızının sürekli emredilen-lerde katmerleşerek itaati içselleştirdiğini gösteriyor. Canetti 1930’larda kitle eylemlerinin her tür politik mücadelenin en önemli silahı olduğunu fark ederek “kitle” ve “iktidar” ilişkisi üzerinde çalışmaya başlar. Çalışması ilerledikçe ilişkinin “tarih üstü” boyutlarını keşfeder ve insanın özüne yönelir. Hayvan sürülerini, bir araya gelmiş her tür insan topluluğunu çağ, coğrafya, din farkı gözetmeksizin devasa bir literatür taraması yaparak inceler. Yaşadığı yıllar, özellikle İkinci Dünya Savaşı’nın tarihteki en büyük kitle hareketlerinin ve kitlesel yıkımların görüldüğü yıllar olması; bir “iktidar” simgesi olarak Hitler’in vahşeti doğru iz üzerinde olduğunu gösterir: Kitle yıkıcı, iktidar öldürücüdür. İnsan “iktidar” isteği ile Tanrı’nın kıyamet ve dehşet tehdidini çalmıştır. Ölüme karşı direnmenin yolu ise emre karşı koymak ve yaratmaktır. Canetti “düşünmek ısrar etmektir” diyerek Kitle ve İktidar’ı…

Johan Huizinga – Homo Ludens
Sosyoloji / 26 Şubat 2018

Kitap Adı: Homo Ludens: Oyunun Toplumsal İşlevi Üzerine Bir Deneme Yazar: Johan Huizinga Yayıncı: Ayrıntı Yayınları Sayfa Sayısı: 288 Biz insanların Homo Sapiens nitelemesini hak edecek kadar akıllı olmadığımız anlaşıldı… Birçok hayvanın alet yapabildiği, dolayısıyla insana Homo Faber demenin de anlamsız olduğu görüldü… Peki, biz kimiz? İnsana özgü üçüncü bir özellik olarak Homo Ludens’i, yani oyun oynayan insanı bu nitelemeler arasına katamaz mıyız? Johan Huizinga, Homo Ludens adlı bu temel eserinde yeryüzünde insana ait her şeyin başlangıcının oyun olduğunu gösteriyor. Önce oyun vardı! Oyun kurgusal olduğu bilinen ve gündelik hayatın dışında yer alan, bununla birlikte oyuncuyu da tamamen içine çeken, gönüllü, özgür bir eylemdir. Sınırları özellikle belirlenmiş zaman ve mekân içinde gerçekleşen, her türlü maddi çıkardan ve yarardan uzak olan bu eylem, verili kurallara göre, belli bir düzen içinde yerine getirilir. Oyuncu ve kimi zaman da seyirci kendinden geçer, coşar… Bu şekilde tanımlanan oyun, tarih boyunca, hayatın her alanında kültürün temel öğesi olarak varlığını sürdürmüştür. Huizinga, kolektif hayatın bütün önemli biçimlerinin –ibadet, şiir, müzik, dans, bilgelik, bilim, hukuk, mücadele ve savaş– ortaya çıkışında oyunun son derece etkin bir rol oynadığını, Doğu ve Batı dünyasına ilişkin zengin tarihsel bilgi ve belgelere dayanarak gösteriyor. Fakat modern çağlarla birlikte oyun, hayatı zenginleştiren bir…

Jon Nuttall – Ahlak Üzerine Tartışmalar
Felsefe / 26 Şubat 2018

Kitap Adı: Ahlak Üzerine Tartışmalar: Etiğe Giriş Yazar: Jon Nuttall Yayıncı: Ayrıntı Yayınları Sayfa Sayısı: 234 Ahlaki yargılarımız, tıpkı arzularımız ve isteklerimiz gibi yaptıklarımızın (ya da yapmadıklarımızın) güdüleyicisi olabilir. Ahlaki yargılar aynı zamanda kendimizin, toplumumuzun, dünyamızın başına gelebilecek şeyler konusundaki tavrımızı da şekillendirir. Bunu bazen “iyi-kötü”, “doğru-terorist” gibi doğrudan değer ifade eden yargılarla bazen de “sapık, deli, terörist” gibi değer-yüklü sozcüklerle pek düşünmeden yaparız. Madem Modern çağda bunlar ne denli güvenilirdir ve başka yargılarımızla ne ölçüde tutarlıdır? Ahlak Üzerine Tartışmalar bu soru(n)ları gündelik olaylardan yola çıkarak irdeleyen bir kitap.

Mikhail Bakhtin – Karnavaldan Romana
Edebiyat / 26 Şubat 2018

Kitap Adı: Karnavaldan Romana Yazar: Mikhail Bakhtin Yayıncı: Ayrıntı Yayınları Sayfa Sayısı: 368 Mikhail Bakhtin 1920’lerde başlayıp 1975’te ölümüne dek Sovyetler Birliği’nde sürdürdüğü çalışmalarla Avrupa ve ABD’nin 1980 sonrası entelektüel ortamına damgasını vurmuş bir insan bilimleri ve dil felsefecisi, kültür ve edebiyat kuramcısıdır. Bu konulardaki tartışmalara 60’larda egemen olan yapısalcı ve 70’lerde yaygınlık kazanan yapısalcılık sonrası yaklaşımların sınırlarının belirlenip aşılması yolundaki çabaların en güçlü, en verimli esin kaynağı olmuştur. Yapıtlarını, kendisinden habersiz, hatta kendisinden sonra geliştirilmiş birçok kurama verilmiş yanıtlar olarak okumak mümkündür. Biçimciliğe ve yapısalcılığa yanıtında tarihselliği ve sözün toplumsal yaşamını; yapısalcılık sonrası antihümanist kuşkuculuğa yanıtında da bağlamsallığı ve toplumsal bir ütopyayı kavramlaştırmanın dilini oluşturmuştur. Marksist eleştiriye, kaba indirgemeciliğe direnen, dilin ve edebiyatın toplumsal yaşamı kurma işlevini vurgulayan bir boyut katmıştır. Günümüzde feminist, postkolonyalist, Marksist eleştiri söylemlerinde, kültür çalışmaları alanında, Bakhtin’in diyalog ve karnaval kavramlarına değinmeden ilerleyen bir tartışma bulmak zordur. Bu derleme için seçilen yazılarda incelenen alan edebiyat, tanımlananlar ise tür, karnaval ve romandır. Edebiyatta özgün yaratıyla onu mümkün kılan verili anlam dünyası, tek bir söz edimiyle bütün bir dil, şimdiyle geçmiş, tür kavramı içinde birbirinr dokunur. Karnaval, edebiyatla edebiyat dışının maksimum temas noktasıdır. Romandaysa tür ve karnaval bir kural tanımazlıkla roman içinde birbirleriyle haşır neşir olur, çatışır….

Michel Foucault – Bir Aile Cinayeti
Sosyoloji / 26 Şubat 2018

Kitap Adı: Bir Aile Cinayeti: XIX. Yüzyılda Bir Aile Cinayeti Yazar: Michel Foucault Yayıncı: Ayrıntı Yayınları Sayfa Sayısı: 336 Annemi, kız kardeşimi, erkek kardeşimi katleden ben, Pierre Riviére XIX. yüzyılda Normandiya’nın Calvados eyaletine bağlı küçük bir köyde yaşayan 20 yaşındaki Pierre Riviere, çocukluğundan beri garip davranışlarıyla tanınmaktadır. İnsanlardan, bilhassa kadınlardan kaçmakta, karamsar ve dengesiz kişilik özellikleri sergilemektedir. Oldum olası kafasını meşgul eden yücelik fikirleri, ailesinden yaşanan sorunlarla birleşince onu adım adım korkunç sona yaklaştırır. Babasını mutsuzluklarından kurtarmak gibi, ulvi olduğunu düşündüğü bir misyon üstlenerek, annesini ve iki kardeşini öldürür. Hapishanede kaleme aldığı hatıratı, hem kendi öznel durumunu hem de o dönem Fransa’nın genel profilini yansıtması açısından çok ilginçtir. O dönemde Fransa, Cumhuriyetçiler ve kralcıların iktidar mücadelesiyle çalkalanmata, gizli dernekler mantar gibi bitmektedir. Kral Louis-Philippe’e suikast düzenleyen Fieschi’nin davası ile Riviere’in davası aşağı yukarı aynı zamana denk düşer. Kral tüm tebaanın babası olarak düşünüldüğünden, ebeveyn katliyle kral katli arasındaki geçişlilik, iki dava sürecinin birbirinden etkilenmesine yol açmıştır. Akıl hastası mı, yoksa bir canavar mı olduğu konusunda bir türlü ortak karara varamayan tıp uzmanları ve adalet mekanizması büyük bir bocalama içindedir. Tıp bilimi hem kendi arasında bölünmüş hem de adalet mekanizmasıyla uyuşmazlık yaşanmaktadır. Kısacası, ortada bir yetki sorunu vardır. Kim neye, ne…

Michel Foucault – Doğruyu Söylemek
Felsefe / 26 Şubat 2018

Kitap Adı: Doğruyu Söylemek Yazar: Michel Foucault Yayıncı: Ayrıntı Yayınları Sayfa Sayısı: 160 Hayatının büyük bir bölümünü Batı’da “özne” kavramının hangi söylemsel ve pratik süreçlerle kurulduğunu araştırmaya vakfetmiş olan Michel Foucault, bu amaçla eserlerinde delilik, suça eğilimlilik, hastalık gibi kategorilerin özne oluşumunda ne gibi tarihsel ve toplumsal roller oynadığını araştırmıştır. Düşünür, Cinselliğin Tarihi’ne yönelik olarak çalıştığı son yıllarında ilgisini modernite öncesi döneme yöneltmiş, Antik Yunan ve Latin metinlerine dönerek modern özne düşüncesinin izini sürmeye girişmiştir. Kendi deyişiyle bir “düşünce tarihçisi” olarak her zamanki titiz çalışmasını sürdüren Foucault, dur durak bilmeden söz konusu dönemlerde yazılmış metinleri incelemiş, bu metinlerde özne ve kendilikle ilgili hangi meselelerin ön plana çıktığını, hangi soruların zaman içinde gündemden düştüğünü ve hangi kavramsal çerçevelerin kurulup dağıldığını araştırmıştır. Doğruyu Söylemek, Foucault’nun bu son döneminden son derece canlı bir örnek sunuyor bize. Düşünürün California Üniversitesi’nde 1983 yılında verdiği seminerlerin notlarından oluşan bu metin, Foucault’nun düşünce tarihiyle nasıl baş etmeye çalıştığını gözler önüne seren bir çalışma. Antik Yunan ve Latin stoacılarına uzanan bu serüvende Foucault, son derece önemli gördüğü bir kavramı, “dürüst konuşma” (parrhesia) kavramını merkeze koyuyor, kavramın geçirdiği değişimi gözler önüne seriyor. Dürüst konuşma kavramının araştırıldığı bu dersler, bizi aynı zamanda Foucault’yu daha ilk çalışmalarından itibaren meşgul eden “hakikat”…

Richard Sennett – Kamusal İnsanın Çöküşü
Sosyoloji / 22 Şubat 2018

Kitap Adı: Kamusal İnsanın Çöküşü Yazar: Richard Sennett Yayıncı: Ayrıntı Yayınları Sayfa Sayısı: 480 Kendi alanlarında çığır açan, onlarla hesaplaşmadan yeni bir şey söylemenin zor olduğu kitaplar vardır. Richard Sennett’in düşünce tarihinin başyapıtlarından biri olan Kamusal İnsanın Çöküşü böylesi bir kitaptır: Tarihten sosyolojiye, psikolojiden antropolojiye entelektüel bir şölendir. Sennett, Kamusal İnsanın Çöküşü’nde özgünlük ve entelektüel derinlikle kamusal hayat ve özel hayat arasındaki dengesizliğin nedenlerini ve bu dengesizliğin yol açtığı sorunları inceliyor. Ona göre, hayatın, aile ve yakın dostlar dışındaki parçası olan “kamusal hayat” bir zamanlar “hayat dolu”ydu ve kişiler için çok önemliydi. “Yabancı”larla duygusal bağlar kurarak insanın oyun yeteneğini çoğaltan, toplumsallaşmasını/medenileşmesini sağlayan bir kamusallık vardı. Bütünlüklü ifadesini 18. yüzyıl Avrupa şehirlerinde bulan bu kamusallık zamanla ağırlığını yitirerek yerini “özel hayat”a bıraktı. Kamusal hayat artık özel hayatın gerektirdiği oranda önemli olmaya başladı. Sennett, bugün, tanımadığımız ama aynı şehirde yaşadığımız insanlarla kurulacak çok boyutlu ilişki ve hazlardan yoksun kaldığımızı söylüyor ve şu soruları soruyor: Yabancı, nasıl tehdit edici bir unsura dönüştü? Sessiz kalarak seyretme, kamusal hayatın tek yolu haline nasıl geldi? Yalnız kalma, bir hak olarak nasıl oluştu? Özel hayat ilgi odağı haline nasıl geldi? Politikacıları neden yaptıklarına ve programlarına bakarak değil de kişisel özelliklerine göre değerlendiriyoruz? Evlerimize özen gösterdiğimiz halde sokaklarımız…

George Ritzer – Büyüsü Bozulmuş Dünyayı Büyülemek
Sosyoloji / 4 Şubat 2018

Kitap Adı: Büyüsü Bozulmuş Dünyayı Büyülemek: Tüketim Katedrallerindeki Süreklilik ve Değişim Yazar: George Ritzer Yayıncı: Ayrıntı Yayınları Sayfa Sayısı: 336 Baba, işyerinde kredi kartı borçlarının faizlerini ödemek için çalışırken anne evde televizyon karşısına geçmiş alışveriş kanalını izlemektedir. Evin oğlu, arka odada, sanal üniversitede günün derslerini bitirmiş, sanal alışveriş sitelerinde sörf yapmaktadır. “Hafta sonu tatilimizi nerede geçireceğiz anne?” diye seslenir. “Şehir dışındaki büyük alışveriş merkezine gideriz. Sen spor mağazasında yapay kaya tırmanışı yaparken biz de babanla dükkânlara girip çıkar, akvaryum bölümünü gezeriz; sonra da yağmur ormanları konseptli restoranda buluşup bir şeyler atıştırırız” cevabıyla tatmin olarak, yeni çıkan CD’yi sanal alışveriş listesine ekler. Hipertüketim ve simülasyon çağında yaşıyoruz. Yalnızca eğlendirici olmak için birbiriyle yarışan devasa büyüklükteki alışveriş merkezleriyle çevrelenmekle kalmadık; müzeler, parklar, üniversiteler, stadyumlar, havaalanları ve garlar da içlerindeki mağazalar, alışveriş standları, fast-food restoranlarıyla birer eğlence ve alışveriş merkezine dönüştü. Tüketim bizi canevimizden yakaladı: Ticaret, bilgisayar, televizyon, internet ve telefon aracılığıyla yatak odalarımıza kadar girdi. Dünyanın pek çok yerinde aynı ürünleri sunan mağaza zincirlerinden alışveriş yapıyor; New York ya da Moskova’dakiyle aynı lezzetteki hamburgerleri yiyor, hatta aynı yüz ifadesini takınan kasiyerlerden aynı sözleri işitiyoruz. Ritzer, Toplumun McDonaldlaştırılması’nda modern akılcılaşma sürecinin yaşamlarımıza dayattığı tekdüzeliği gözler önüne seriyordu: McYemek, McYatak, McDoktorlar, McOto tamircileriyle montaj…

Herbert Marcuse – Karşı Devrim ve İsyan
Siyasi / 4 Şubat 2018

Kitap Adı: Karşı Devrim ve İsyan Yazar: Herbert Marcuse Yayıncı: Ayrıntı Yayınları Sayfa Sayısı: 124 Uğrunda ölünmeye değer buldukları düşleriyle tepeden tırnağa silahlanmış ’68 gençliğinin, Paris, Londra ve Berlin sokaklarına yazdıkları efsanenin üzerinden yaklaşık otuz yıl geçti. Bu efsane, Üçüncü Dünya halklarının kanı pahasına Avrupa’da yaratılmış “tüketim toplumu” kalesini bütün kurumlarıyla kökünden sarsmakla kalmadı: ABD ordusunun Vietnam’dan çekilmesine ve yarı-askeri Nixon rejiminin yıkılmasına yol açacak ölçüde güçlü bir barış hareketine dönüştü: Berlin Duvarı’nın ardına sızarak “Prag Baharı” ve nihayet İstanbul ve Ankara sokaklarında ete kemiğe bürünüp Dev Genç oldu. “Geleneksel Sol”un sırt çevirdiği, hatta karışısına dikildiği bu isyan, kendi dilini ve söylemini de üretecekti: “Yeni Sol.”Herbert Marcuse’ü, “Yeni Sol”un kuramsal önderi olarak tanıyoruz. 1970 yılında, “20. Yüzyıl Devrimi’nin hızını yitirmekte olduğu bir momentte, üniversite gençliğine verdiği derslerden yola çıkarak oluşturduğu bu kitapta Marcuse, “Düzen”in bir isyan bastırma ve karşıdevrim hazırlığı ve aileyi, özel mülkiyeti ve devleti, yeni bir “tüketim cenneti” vaadi temelinde ‘rehabilite’ etme arayışı içinde olduğuna işaret ediyor.Karşıdevrim ve İsyan, geçen 30 yılda birkaç kuşağa yaşatılacak bu kapsamlı karşıdevrimin erken ve yetkin bir anlatısı ve tahlilinden ibaret değil; bu sürece karşı direniş ve isyanın dinamiklerini keşfetme kaygısı da taşıyor. Bu kaygıdan hareketle Marcuse, “Yeni Sol”un kendinden sonra mücadele alanını…

Peter Berkowitz – Nietzsche Bir Ahlak Karşıtının Etiği
Felsefe / 2 Şubat 2018

Kitap Adı: Nietzsche Bir Ahlak Karşıtının Etiği Yazar: Peter Berkowitz Yayıncı: Ayrıntı Yayınları Sayfa Sayısı: 384 Peter Berkowitz, Bir Ahlak Karşıtının Etiği’nde Nietzsche’nin felsefesindeki sistemli gerilimi ortaya çıkartıyor. Nietzsche’nin başlıca kitaplarını incelikli bir tahlile tabi tutarak, perspektivizmin veya varlık sorununun Nietzsche’yi açıklamaya yetmediğini gösteriyor. Nietzsche’nin felsefesinin doruk noktasında hakikat-sanat, bilmek-yapmak, zorunluluk-özgürlük ikiliklerinin çekişmesinin yattığını ileri sürüyor. Berkowitz’e göre, ahlakın insan istencinin bir yaratısı olduğunu varsayımından yola çıkan Nietzsche, uç görüşlerinin çekişmesini doruğa taşırken, kendi felsefesinin iki ucunun çarpıştığı bir savaş alanında kalmıştır. Ahlaktan kurtulan insan, en iyi yaşamı nasıl yakalamalıdır? Zorunluluklara nasıl boyun eğdirilebilir? Üstinsan, hatta tanrı olmak mümkün müdür? İnsanoğluna yeni bir görev vererek onu nihilizimden kurtarmak isteyen Nietzsche, Zerdüşt’ü niye yenilgiye uğrattı? Berkowitz, insan istencini yücelten Nietzsche’nin yaratıcılık etiğini kemiren iç çelişkiyi de açığa çıkartıyor.

Michael Albert & Robin Hahnel – Geleceğe Bakmak
Ekonomi / 21 Ocak 2018

Kitap Adı: Geleceğe Bakmak Yazar: Michael Albert & Robin Hahnel Yayıncı: Ayrıntı Yayınları Sayfa Sayısı: 300 Geleceğe Bakmak hem bu zorunluluk tasarımını reddetmesi hem de ya piyasa ekonomisi ya da komuta ekonomisi çıkmazını aşıp katılımcı ekonomi adı verilen bir üçüncü yolun uygulanabilirliğini kanıtlaması bakımından çok önemli bir yerde duruyor. Albert ve Hahnel verimli bir ekonominin hiyerarşik çalışma düzenini, eşitsiz tüketimi ve eşgüdümleyici faktör olarak da piyasayı zorunlu kıldığı varsayımına karşı çıkıyorlar. Yazarlara göre ekonomik hayatı dayanışma, eşitlik, özgürlük, adalet ve yaratıcılık gibi temel değerleri gözeterek diğer iki alternatiften çok daha verimli bir biçimde yönlendirmek mümkün ve son derece gerekli. Katılımcı ekonomi projesi, işyerlerinde hiyerarşik bir yapılaşmayı imkansız kılan sürekli rotasyon ve herkesin eşit oranda yaratıcı ve rutin işler yapmasını sağlayan iş bileşimleri geliştirilmesine temel önem atfediyor. Böylelikle komuta ekonomisine oranla daha yaratıcı olduğu su götürmez olan piyasa ekonomisinin yaratıcılığın yaygınlaşmasının önüne koyduğu hiyerarşi engeli de aşılmış oluyor. Proje, üretimi sabit bir grubun değil çalışanlardan oluşan bir konseyin yönlendirilmesi, üretim ve tüketim arasındaki dengenin herkesin bilgisayarlar yoluyla katılabileceği esnek ve demokratik bir planlama süreciyle sağlanması gibi somut ve ayrıntılarıyla serimlenen önerilerle geliştiriliyor.

Iris Murdoch – Kesik Bir Baş
Roman / 10 Ocak 2018

Kitap Adı: Kesik Bir Baş Yazar: Iris Murdoch Yayıncı: Ayrıntı Yayınları Sayfa Sayısı: 205 ” “Özgürlük, insanın yalnızca kendi irade gücünü ortaya koyması, onu gerçekleştirmesi değildir. Özgürlük daha çok bizim başkalarının varlığını tasarlayabilme gücümüz, başkasını başkası olarak kabul edebilme yeteneğimizdir” diyen Murdoch, dünya edebiyatının önde gelen yazarlarından kabul ediliyor. Romanlarında daha çok polisiye romanlarda görülen gerilimi başarıyla kurgulamasının yanı sıra, felsefi ögeleri de kullanan Murdoch Kesik Bir Baş’ta “evlilik kurumu”nu merkez alarak “ahlâk” kavramını sorguluyor. Okuru, hemen her şeyin olabileceği bir beklenti içine sokarak, üç kadın ve üç erkeğin birbirleriyle girdikleri “çok eşli” ilişkiler çerçevesinde sadakat, yalancılık, ensest, dürüstlük vb. kavramları mizahi bir dille tartışıyor. Roman okumanın kimi zaman “keyif ülkesinde gezinmek” anlamına geldiğini kanıtlayan bir metin. “Felsefe ile hikâyeyi çok özgül bir biçimde buluşturması onun sanatının özelliği ve başarısı. Kesik Bir Baş ise Murdoch’un belki de en tipik romanı.” Nazan Aksoy / Milliyet Sanat “Murdoch bir detay ve atmosfer yazarıdır. Bütün romanlarında her bir sahne, bir polis romanı gibi düzenlenmiş, konumlanmış ve anlatılmıştır.” Güven Turan / Çerçeve “Son aylarda yayımlanan çeviri romanlar içinde en ilginçlerinden biri, belki de birincisi Kesik Bir Baş.” Nokta “Iris Murdoch’un yapıtı, çağdaş ahlaki seçimleri yansıtma açısından, ‘iyinin’ olmaktan çok ‘kötünün’, eşitsizliğin olmaktan çok kulluk…

Iris Murdoch – Ağ
Roman / 10 Ocak 2018

Kitap Adı: Ağ Yazar: Iris Murdoch Yayıncı: Ayrıntı Yayınları Sayfa Sayısı: 287 Murdoch’ın ilk romanı olmasına karşın en başarılı yapıtlarından biri olarak değerlendirilen Ağ hayatını ucuz romanlar çevirerek kazanan bir yazarın geçmişiyle ve kendisiyle hesaplaşması üzerinde odaklanıyor: Murdoch bu yazar özelinde insanın kendi tasarılarına göre ne ölçüde yaşayabileceğini sorguluyor.

Alphonso Lingis – Ortak Bir Şeyleri Olmayanların Ortaklığı
Felsefe / 9 Ocak 2018

Kitap Adı: Ortak Bir Şeyleri Olmayanların Ortaklığı Yazar: Alphonso Lingis Yayıncı: Ayrıntı Yayınları Sayfa Sayısı: 153 Alphonso Lingis, birçok kitabı olduğu halde Batı’da yeterice tanınmayan bir felsefeci ve gezgin. Tanınmamasının bir nedeni de herhalde rasyonel Batı’nın ancak kendsiyle analojiler kurarak, özetle kendisine benzeterek kavrayabildiği öteki kültürleri, olanca başkalıkları içinde anlamaya, kendi sözleriyle konuşturmaya çalışması. Bunu da antropolojinin indirgeyici normlar içinde değil. Batı rasyonalizmin içerdiği ciddi çatlkları, anlamlı ve tekil bir hayat yaşamanın önüne çıkardığı maddi ve manevi engelleri serimleyecek biçimde yapması. Ortak Bir Şeyleri Olmayanarn Ortaklığı önce rasyonel cemaati betimliyor; Herkesin ortak-aonim söylemi kendi dilinde yeniden ürettiği, kendini ancak yaptığı “iş”le tanımlayan; Levinası’ın terimleriyle “söyleme”yi tali, “söylenen”i temel önemde gören bir cemaattir bu. Bu cemaat temel fetişi olan “iletişi değeri olmayan mırıltısını, uğultusunu “gürültü” sayar; her ağaç ve her güvercin için aslında ayrı bir sözcüğe ihtiyaç duyulduğunu görmezden gelir. Rasyonel söylem, hakikatini tesis etmek için kurumlara ihtiyaç duyar ve paryayı, mistiği, psikotiği, vahşiyi, teröristi bu hakikate ulaşmaktan aciz görüp dışlar. Lingis bu cemaatin karşısına “öteki cemaat”i çıkarır. Beninle ortak hiçbir şeyi olmayan ötekiyle karşılaştığım cemaattir bu. Burada öteki, benimle sadece sözleriyle değil, çıplak gözleri, boş elleri ve sessizliğile, yaralanabilirliğiyle yüzleşir. Burada benim rasyonel buyruğumun tutarlılığını boan bir davetsiz misafir, bir…