Daniel Goffman – Osmanlı Dünyası ve Avrupa

Osmanlı Dünyası ve Avrupa Kitap Kapağı Osmanlı Dünyası ve Avrupa
Daniel Goffman
Kitap Yayınevi
320

Osmanlı İmparatorluğu coğrafi olarak Avrupa kıtasının bir parçası olmasına rağmen, kültür ve dinden kaynaklandığı iddia edilen farklılıkları vurgulayan geleneksel ve Şarkiyatçı tarih anlayışları, Osmanlı ile Batı dünyası arasına kalın bir duvar örmüş, Osmanlı devletini kendine özgü bir yapı olarak yorumlamıştır. Son yıllarda bu yanlış ve yanıltıcı yorum büyük ölçüde değişti. Tarihçi Daniel Goffman bu kitapta, kuruluşundan 17. yüzyıla kadarki Osmanlı tarihini eleştirel tarihsel yaklaşımla anlatıyor. Goffman, hem erken modern dönem Avrupa ve Osmanlı dünyalarının tarihsel açıdan birbirinden ayrılamayacağını gösteriyor, hem de yeni yöntemler ışığında Osmanlı İmparatorluğu'nun Avrupa'ya bakan yüzünün efsanelerden arındırılmış yeni bir anlatısını sunuyor. Bu arada, belgesel temele dayanan kurgusal bir hikâyeyle, Osmanlı-Venedik ilişkilerinde önemli bir rol üstlenen devşirme Kubad Çavuş'un başından geçenleri de anlatıya dahil ediyor ve Osmanlı tarihinde eksikliği çokça hissedilen "kişisel" tarih örneklerine özgün bir katkı yapıyor. Goffman'ın kitabı, meslekten tarihçiler için eleştirel bir okuma egzersizi olmanın yanı sıra, özellikle tarihe ilgi duyan ve Osmanlı tarihi hakkında derinlemesine bilgi sahibi olmayı hedefleyenler için kaçırılmaması gereken bir başlangıç niteliğinde.

Jean Chardin – Chardin Seyahatnamesi

Chardin Seyahatnamesi: İstanbul, Osmanlı Toprakları, Gürcistan, Ermenistan, İran (1671-1673) Kitap Kapağı Chardin Seyahatnamesi: İstanbul, Osmanlı Toprakları, Gürcistan, Ermenistan, İran (1671-1673)
Jean Chardin
Kitap Yayınevi
496

Chardin Seyahatnamesi 1686'da yayınlandığından bu yana seyahatname türünün klasikleri arasında yer aldı. Chardin ilk doğu yolculuğuna 1664'te çıkmış, ama bu kitabın konusunu oluşturan yolculuğu ortağı M. Raisin ile 10 Kasım 1671'de İzmir'e gitmek üzere Livorno'da buluşmalarıyla başlıyor. Yolculukları üç ülkeyi; Osmanlı imparatorluğu, Gürcistan ve İran'ı kapsıyor. Chardin Osmanlı imparatorluğu hakkında genel bir bilgi vermeyi iddia etmiyor. Buna karşılık kapitülasyonların yenilenmesi konusunda Fransız-Osmanlı müzakerelerinde Edirne'de Osmanlı Sarayında bulunmasını fırsat bilerek bu 17. yüzyılın ikinci yarısında Osmanlı imparatorluğuyla Hıristiyan Avrupa'nın ilişkileri hakkında bir genel bakış sağlıyor. Chardin'i burada özel kılan nokta olayların basit aktarımından ziyade yorumlarındadır. Seyyahların metinlerinde olduğu kadar, resmi veya gayri-resmi raporlarda şu veya bu olay kendinden geçmiş bir sultanın, hırçın bir haremağasının, tamahkâr bir vezirin veya fanatik bir müftünün kaprisleri olarak aktarılırken, Chardin, muhtemelen var olan bütün faktörlerin ötesinde üç kıtaya uzanan ve içte ve dışta son derece karmaşık sorunlarla mücadele eden gerçek bir imparatorluk politikasını ortaya çıkarmayı başarıyor. Genç sayılacak ve İstanbul'dan sadece geçmekte olan bir tüccarın döneminin kalıplaşmış fikirleri aşabilmesi çok şaşırtıcıdır. Yazarımızın Gürcistan'a dair anlattıklarının iki yönü var: fazlasıyla hareketli geçen kendi yolculuğunun ve maceralarının hikâyesi ve yakın tarihle ilgili kısa bilgiler. Bu iki yön başarıyla kimliğini muhafaza etmeye çalışan, üç güçlü komşusu; İran imparatorluğu, Osmanlı imparatorluğu ve Rus imparatorluğu arasına sıkışmış hem uysal hem de yabani bir ülkenin renkli görüntüsünü sunarak birbirini tamamlıyor. Chardin önce Erivan'dan Tebriz'e ve buradan da Isfahan'a yaptığı yolculuğun coğrafi ön bilgilerini vermiş ve metne Ermeni ve İran toplumuyla ilgili görüşlerini de serpiştirmişti. Yazar 24 Haziran 1673'de Isfahan'a varacaktır. İşlenen konular sarayla pazarlıkları ve Isfahan'a gelen büyükelçilikler aracılığıyla İran-Avrupa ilişkileridir. Chardin araştırmacı bir kişiliğe sahiptir ve yazılı İran kaynaklarını yoğun şekilde kullanmıştır. Verdiği tarihsel-coğrafi bilgilerin büyük bir kısmı, o dönemde Avrupa'da tanınmayan 14. yüzyılda yaşamış büyük İran coğrafyacısı Hamdullah Müstevfi'den geliyor.

İdris Bostan – Beylikten İmparatorluğa Osmanlı Denizciliği

Beylikten İmparatorluğa Osmanlı Denizciliği Kitap Kapağı Beylikten İmparatorluğa Osmanlı Denizciliği
İdris Bostan
Kitap Yayınevi
384
Bir kara devleti olarak tarih sahnesine çıkan Osmanlılar kısa sürede denizle tanıştılar ve onu eski sahiplerinden yavaş ama emin adımlarla teslim aldılar. Karadeniz ve Akdeniz adlarıyla yeniden tanımladıkları iki büyük denize sahip ve hâkim oldular. Artık Osmanlı padişahları "sultân/hâk'nü'l-bahreyn" olarak anılıyordu. Akdeniz’de öylesine güçlülerdi ki, iki donanmayı birden sefere gönderebiliyorlardı. II. Bayezid devrinde Kızıldeniz’de baş gösteren ve mukaddes toprakları denizden tehdit eden Portekiz tehlikesi karşısında Memlûkler Osmanlı devletinden yardım istiyor, Osmanlı denizcileri açık denizlere yöneliyordu. Barbaros Hayreddin Paşa’nın Preveze’de Akdeniz hâkimiyetini kesinleştirdiği yıl, Mısır Beylerbeyi Hadım Süleyman Paşa donanmasıyla Süveyş’ten çıkıp Yemen’i fethederek Hindistan’a gidiyor ve Kanuni, bizzat çıktığı Boğdan seferinde Bender’i fethediyordu. 1538 tarihli Bender kitabesine göre artık o, "bahr-ı frenk ve mağrib ve Hind" denizlerinde "gemiler yürüten" bir sultandı. Doğu ve Uzakdoğu’nun ünlü baharat ticaret yolu Osmanlıların müdahalesi sayesinde Portekiz’in bütün çabalarına rağmen eski güzergâhını korumaya devam etti. Osmanlı donanması çoğu kez İspanya, Venedik, Fransa, Papalık, Ceneviz, Napoli ve Malta gibi denizlerde söz sahibi devletlerin oluşturduğu müttefik Haçlı donanmaları ile tek başına mücadele etti. Bu kitap, Osmanlı deniz politikaları, deniz teknolojisi ve ticaretini ele alan makalelerden oluşuyor. Makalelerin dayandığı Osmanlı belgelerinin çokluğu Osmanlı devletinin denizlere gösterdiği ilginin de bir işareti. 16. yüzyıl sonrasına ait yüzlerce tersane muhasebe defteri, gemi inşası ile ilgili malzemelerin kaydedildiği belgeler, gemilerin donanımı, mürettebatı ve onların yiyecek-giyecek ihtiyaçlarının sağlanması hakkındaki sayısız evrak araştırmacılarını bekliyor. Sadece denizciliğin siyasi tarihini değil, deniz teşkilatını ve deniz ticaret tarihini de aydınlatacak özellikte olan bu engin belge hazinesini doğru okumak ve anlamlandırmak bizi sağlıklı sonuçlara ulaştıracak. Prof. Dr. İdris Bostan, İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü öğretim üyesi.

İrvin Cemil Schick – Avrupalı Esireler ve Müslüman Efendileri

Avrupalı Esireler ve Müslüman Efendileri: Türk İllerinde Esaret Anlatıları Kitap Kapağı Avrupalı Esireler ve Müslüman Efendileri: Türk İllerinde Esaret Anlatıları
İrvin Cemil Schick
Kitap Yayınevi
404

Avrupa ve Amerika edebiyatlarında esaret anlatıları çok önemli yer tutar. O kadar ki, roman türünün öncüleri oldukları bile öne sürülmüştür. Nitekim Don Quijote’den Robinson Crusoe’ya erken dönem romanlarının birçoğunda yabancı bir ülkede tutsaklık motifine rastlanır. Yayınlandıkları dönemlerde çok popüler olan esaret anlatılarının bazısı gerçek anlamıyla bestseller düzeyine ulaşabilmiştir. Sadece Amerika’da Mağrip konulu 20 kadar esaret anlatısı yayınlanmış, bunlar neredeyse toplam 150 baskı yapmıştır. Bu başarının başlıca nedeni, anlatıların, üretildikleri toplumlarda birçok işlev birden görebilmesiydi: Din propagandası, savaş çığırtkanlığı, toplumsal eleştiri, toplumsal cinsiyetin inşası, erotizm ve dahası. Bu derlemede, Avrupalı kadınların Türk olarak nitelendirdikleri düşmanlar tarafından tutsak edilip, kurtulduktan sonra kaleme aldıkları ve 1683-1875 yılları arasında yayınlanmış olan 10 ayrı birinci şahıs esaret anlatısı yer almaktadır. Gerçi bu anlatıların çoğunun kurgusal olduğunu artık biliyoruz, ama yayınlandıkları devirde gerçek oldukları varsayılmış, Batı’nın Türkiye’ye ve daha genelde İslam dünyasına bakışını önemli şekillerde etkilemişlerdir. Ve etkilemeye devam etmektedirler. İkinci Körfez Savaşı’nda, 3 Mart 2003 tarihinde birliğiyle beraber pusuya düşürülen, yaralı olarak bir Irak hastahanesine kaldırılan ve orada dokuz gün bakım gördükten sonra büyük bir medya olayı haline getirilen bir askeri harekât sonucunda esaretten kurtarılan er Jessica Lynch, kamuoyunun gözünde aynen bu kitaptaki esaret anlatılarından birini yaşamış; sarı saçlı, soluk tenli bir kadının, esmer adamlar tarafından esir alındığı, ancak Tanrı’nın inayeti (ve de Amerikan ordusunun üstün becerisi!) sayesinde özgürlüğüne kavuştuğu birkaç yüzyıllık bir senaryoya yerleştirilmiştir. İrvin Cemil Schick, İstanbul doğumlu ve Massachusetts Institute of Technology?de araştırmacıdır. Batı’nın Cinsel Kıyısı: Başkalıkçı Söylemde Cinsellik ve Mekânsallık (Tarih Vakfı, 2002) ve Çerkes Güzeli: Bir Şarkiyatçı İmgenin Serüveni (Oğlak Yayınları, 2004) başlıklı kitapları vardır. Başlıca ilgi alanları, İslam’da kadın ve Müslüman kadının temsili, İslami kitap sanatları, kimlik ve çağdaşlaşmadır.

Alfred W. Crosby – Ateş Etmek

Ateş Etmek: Tarihte Fırlatma Teknolojileri Kitap Kapağı Ateş Etmek: Tarihte Fırlatma Teknolojileri
Alfred W. Crosby
Kitap Yayınevi
198

İnsanoğlu atış ve ateş ile çevreyi belirli bir uzaklıktan değiştirebilen tek canlı türü. Bu iki yeteneğimizle tarihimizin ve dünyadaki evrimin akışını değiştirdik ve sonunda uzaya çıkmayı becerdik. Bu yetenek insanoğluna, kullandığı aletlerin boyutuyla kıyaslanması imkansız bir güç verdi. Clovis avcısı Kuzey Amerika'nın son mamutunu mızrakla; Siyonist bir fanatik, Yitzhak Rabin'i tabancayla; Wernher von Braun Londra'yı roketle vurmuştu. Benzer şekilde Usame bin Ladin'in adamları da 11 Eylül 2001'de kaçırdıkları uçaklarla New York ve Washington'da binlerce insanın ölümüne yol açtılar. Hem patlayıp hem fırlatılan şeyleri çok severiz. Bu saplantımız kendini daha masum bir biçimde düğünlerdeki havai fişek gösterilerinde belli eder. Ama, Fatih Sultan Mehmet'in dev toplarında ve 2. Dünya Savaşının atom bombasında kendini daha vahşice gösteren de aynı tutkudur. Uzaklara ateş ve korkunç gümbürtüler saçan nesneler fırlatmaya bayılırız. Fırlatıp atmak, türümüzün en ayırt edici karakteristikleri olan iki ayak üzerinde hareket etme ve alet yapma becerisinin ürünleri. Mars'ın yüzeyinde su ve dolayısıyla geçmişinde bir yaşam belirtisi olup olmadığını belirlemek amacıyla daha önce, Nisan ayında uzaya fırlatılmış olan Mars Odyssey aracı, kaderin bir dönüm noktası olan 11 Eylül 2001 tarihinde gezegene, güneşe göre saniyede 24 kilometre hızla yaklaşmaktaydı. 24 Ekim'de ilk Amerikan füzeleri Afganistan'a düşerken, araç dördüncü gezegenin yörüngesine oturmuş ve incelemelerine başlamıştı. Sonunda kendimizi gayya kuyusunda mı yoksa uzayda mı bulacağımızı kestirmek çok güç, ama bunu mutlaka ateş yağdırırken yapacağız. Elinizdeki kitap üç bölümden oluşuyor. Birinci bölümde organik enerjiyle yapılan fırlatmalar, mızraklar, mızrak fırlatıcıları, oklar, mancınıklar ve arbaletlerden geçerek Rum Ateşi'ne ulaşıyoruz. Barutun keşfi ve yol açtığı gelişmeler ise ikinci bölümün konusu. Bir tarafı açık bambu kamışlarına barut doldurarak yapılan ilkel roketlerden ilk toplara, ağızdan dolma tüfek ve tabancadan, 820 kilogramlık bir mermiyi, 5 kilometrelik yükseltiye ve 14 kilometrelik menzile fırlatabilen 1914 yapımı Büyük Bertha'ya ulaşan heyecanlı yolculuk. Üçüncü bölümde ise dünya dışına ve atom altı uzaya yöneliş ele alınıyor ve bu bölüm 16 Mart 1926'da Goddard dünyanın ilk başarıyla havalanan sıvı yakıtlı roketini, Effie teyzesinin Auburn, Massachusetts'teki çiftliğinden fırlatmasıyla başlıyor. Prof. Alfred W. Crosby'nin Ekolojik Emperyalizm ve Gerçekliğin Ölçülmesi 1250-1600 adlı iki eseri daha var.

Ahmet Yaşar – Osmanlı Kahvehaneleri

Osmanlı Kahvehaneleri: Mekan, Sosyalleşme, İktidar Kitap Kapağı Osmanlı Kahvehaneleri: Mekan, Sosyalleşme, İktidar
Ahmet Yaşar
Kitap Yayınevi
138

Kahvehane; kültürel birikim ortamı, sosyalleşme mekânı ve siyasi iktidar karşısında halkın sesini duyurabildiği bir kamusal alan... Osmanlı toplumunda 16. yüzyıl ortalarında bir şehir mekânı olarak gelişen kahvehaneler, yepyeni bir sivil deneyimin gelişmesine katkıda bulundular. Değişik zümrelerden ve kültür seviyelerinden insanların kahve içmek ve sohbet etmek amacıyla gittikleri bu yerler, kısa zamanda toplumun ekonomik, sosyal ve kültürel ihtiyaçlarını karşılayan bir konuma geldi. Bu kitap, beş akademisyenin bu konudaki çalışmalarını bir araya getiriyor. Makalelerin en önemli ortak yanı "kamusal alan" kavramsallaştırmasının bir çeşit eleştirisi ve Osmanlı'da kahvehane kamusallığını anlama çabası. Selma Özkocak; kahvehanelerin gelişiminin daha geniş ölçekli gelişmelerle, örneğin 16. yüzyıl ve sonrasında artan şehirleşme, şehre göç ve bunun bir sonucu olarak sosyalleşmedeki yükseliş ve bütün bunların da özel alanın ve daha çok ev yaşamına ait geleneksel konukseverlik yapısının dönüşümü ile ilişkilendirilmesinin önemini vurguluyor. Uğur Kömeçoğlu; kahvehaneleri Sennett'in "aktör olarak insan" biçiminde kavramsallaştırması ve kamusal alanın bir sosyallik formu olarak okunması üzerinden irdeliyor ve bu mekânda gerçekleşen meddah, karagöz, ortaoyunu, âşık gösterileri gibi toplumsal performansları mekânsal ve eleştirel kamusallığın öğeleri olarak sunuyor. Ahmet Yaşar; kahvehanelerin, Osmanlı İstanbul'una girişi sırasında ve sonrasında devlet erkânı ve ulema arasındaki kötü şöhretini inceliyor ve siyasi iktidarın kahvehane kamusallığı üzerindeki kontrolünü irdeliyor. Ali Çaksu; 1826 yılına kadar Osmanlı siyasetine belirgin biçimde yön veren yeniçerilerin kahvehanelerle ilişkilerini inceliyor ve yeniçeri kahvehanesinin kahve ve tütün içilecek bir yer olmasının yanısıra bir edebiyat salonu, isyancı karargâhı, karakol, tekke, iş bürosu ve mafya kulübü gibi işlediğini örneklerle ortaya koyuyor. Cengiz Kırlı ise 1840-1845 yıllarına ait "havadis jurnalleri" adını taşıyan bir dizi belge üzerinden, mezkûr dönemde sıradan İstanbul insanının kahvede, sokakta, çarşı ve pazarda ve hatta evlerinde yaptıkları sohbet ve dedikoduları inceliyor.Tanıtım Yazısı'ndan

Francis Robinson – Cambridge Resimli İslam Ülkeleri Tarihi

Cambridge Resimli İslam Ülkeleri Tarihi Kitap Kapağı Cambridge Resimli İslam Ülkeleri Tarihi
Francis Robinson
Kitap Yayınevi
424

İslam dünyası 8. yüzyıldan 18. yüzyıla kadar hem coğrafi yayılımı hem de yaratıcılığı açısından başat bir konum sergiliyordu. 7. yüzyıldaki Arap fetihleri, Haçlı Seferleri ve Osmanlı Türklerinin Avrupa’ya yaptıkları akınlar, Batı dünyasının İslam’ı bir çatışma ve savaş odağı olarak algılamasına neden oldu. Aslında İslam Batı için aynı zamanda bir aydınlanma kaynağıydı. Müslüman İspanya’nın bir parçası olan Toledo, ortaçağda Yunan felsefe ve biliminin, Arap ve İbrani katkılarıyla donatılarak Avrupa’nın geri kalan bölümüne iletildiği bir merkez haline gelmişti. Matematik, astronomi ve tıptaki bilimsel ilerlemeler İslam sayesinde Batı’ya ulaştı. Müslüman dünyası aynı zamanda uzakdoğu ile Avrupa arasındaki uluslararası ticaretin merkezi olmuştu. Sulama teknolojisi gibi tarımsal yeniliklerle, aralarında şeker ve pamuğun da bulunduğu çok sayıda değerli ürün Doğu kaynaklıydı. Baharat, boyalar, ipek gibi değerli kumaşlar Batı’ya Müslüman dünyasından geliyordu.
Bugün Dünya nüfusunun beşte birini Müslümanlar oluşturuyor. Ama Batı dünyasında İslam’ın ne olduğu hakkında yaygın önyargılar hâlâ devam ediyor ve belki de artıyor. Francis Robinson ve arkadaşları bu kitapta işte bu ikilemi çözmeye çalışıyor. Batı dünyasının İslam’ı yekpare bir kültür biçiminde algılamasını eleştirerek Müslüman toplumların iktisadi temellerini, sosyal düzenlerini, bilgiye ve bilgi iletimine ilişkin yaklaşımlarını, bunların sanat ve mimarideki ifade biçimlerini ve nihayet çağdaş gelişimlerini inceliyor. Kitapta birçok alanda aynı dini, entelektüel ve kültürel köklere sahip olan İslam ve Batı dünyaları arasındaki karşılıklı ilişkilere özel bir vurgu yapılıyor ve Batı egemenliğinin çok yeni bir olgu olduğu vurgulanarak, iki uygarlığın birçok şeyi birbirlerinden öğrendiği gösteriliyor. Profesör Francis Robinson, Londra Üniversitesi’nde öğretim üyesi. İslam araştırmaları alanında bir çok kitabı ve elliden fazla makalesi yayınlandı.

Yüzlerce resim ve birçok haritayla donatılmış bu kitapta şu bölümleri bulacaksınız:
Dünyada İslamın Yükselişi
İslami Dünya Sisteminin Doğuşu: 1000-1500
Avrupa’nın Genişlemesi Döneminde İslam Dünyası: 1500-1800
Batı Eegemenliği Çağında İslam Dünyası: 1800’den Günümüze
Müslüman Toplumların Ekonomisi
Müslüman Toplumun Düzeni
Bilgi, Bilgi İletimi ve Müslüman Toplumların Oluşumu
Müslüman Toplumlarda Sanat

Jeremy Black – Dretnot, Tank ve Uçak

Dretnot, Tank ve Uçak: Modern Çağda Savaş Sanatı (1815-2000) Kitap Kapağı Dretnot, Tank ve Uçak: Modern Çağda Savaş Sanatı (1815-2000)
Jeremy Black
Kitap Yayınevi
255

Savaş gemilerinde buhar enerjisinden yararlanmaya başlayınca çok güçlü zırhlara ve büyük toplara sahip dretnotlar savaş sahnelerine çıktı. Kara savaşları için çok daha isabetli ve seri atış yapan toplar üretilmeye başlandı. Sanki dünya sessizce 1. Ve 2. Dünya Savaşları'na hazırlanıyordu. Savaş teknolojisinde asıl başdöndürücü dönüşüm 20. Yüzyılda gerçekleşti. Pervaneli uçaklardan süpersonik jetlere, büyük obüs toplarından lazer güdümlü füzelere ve tarihin en büyük imha gücüne sahip atom bombalarına bu yüzyılda bir anda geçtik.

Murad Efendi – Türkiye Manzaraları

Türkiye Manzaraları Kitap Kapağı Türkiye Manzaraları
Murad Efendi
Kitap Yayınevi
374

30 Mayıs 1836’da Viyana’da Franz von Werner adı verilen bir çocuk dünyaya geldi. Bu çocuk büyüdü, iyi bir eğitim aldı ve sonra da asker olmaya karar verdi. Kırım Savaşı’na katılmak üzereyken Galiçya’da birliğinden kaçarak Osmanlı Devleti’ne sığındı. Belki de iki erin kurşuna dizilmesine tepki göstermişti. Teğmen rütbesiyle Osmanlı ordusuna alındı, adı Murad Efendi oldu. Çoğunu Polonya milliyetçisi subayların oluşturduğu Gâvur Alayı diye anılan birliğe katıldı. Komutanı Mehmet Sadık Paşa, 1851’de Müslüman olmuş Polonyalı şair Michael Czaikowski’ydi. Ama dinini değiştirmedi. 1858 başlarında ordudan ayrıldı, Osmanlı hariciyesi bünyesinde çalıştı, Berlin Büyük Elçiliği makamına kadar yükseltildi. Edebiyat ve sanat dostu bir çevreye sahip olan Murad Efendi’nin 1869’da bir şiir kitabı, bunun ardından da 1871’de III. Selim adındaki trajedisi yayınlandı. 1877’de bütün Avrupa’nın gözünün Doğu meselesine çevrildiği sırada Türkische Skizzen (Türkiye Manzaraları) yayınlandı. Murad Efendi, 1877 yılının haziran ayında bir daha dönmemek üzere İstanbul’dan ayrıldı. 8 Eylül 1881 sabahı görev yerinin değiştirileceği ve Berlin büyükelçiliğine terfi edeceği haberini aldığında çok sevinmişti, ama 12 Eylül 1881 sabahı hizmetçisi, Murad Efendi’yi masasının üzerine başı düşmüş vaziyette cansız buldu, mumlar tamamen yanıp tükenmişti. Çok yönlü bir yazar olan Murad Efendi, kısa ömrüne rağmen edebiyatın çeşitli türlerinde 18 eser vermişti. Türkçeyi, üstün dil öğrenme yeteneği sayesinde o kadar iyi kavramıştı ki, divan şiirinden Almancaya tercümeler yapıyordu. İki ciltlik bir seyahatname olan Türkiye Manzaraları, gezi notları türünde yazdığı tek eserdir. Yazar, bu eserinde içinde bulunduğu Osmanlı toplumuna ait izlenimlerini olabildiğince yansız, ama muhteşem bir üslupla anlatmakta, Avrupalı okura hemen hemen hiç tanımadığı “Osmanlılığı” tanıtmaya çalışmaktadır. Türkiye Manzaraları yabancı seyyahların kaleme aldığı seyahatnamelerden farklıdır çünkü içeriden bakılarak yazılmıştır ve Osmanlı toplumunu, yaşam felsefesinden, edebiyatına, idari işleyişinden, ordusuna ve siyasal yaşamına kadar ayrıntılarıyla kavramış bir adamın kaleminden çıkmıştır.

İstanbul, Ünye, Trabzon, Karadeniz kıyıları, Kıbrıs, Hersek, Osmanlı kadınları, çocuk yaşamı, Osmanlı tiyatrosu, Osmanlı şiiri bu kitapta yapacağınız gezintinin bazı uğrak noktaları.

Kai Brodersen – Asteriks ve Roma Dünyası

Asteriks ve Roma Dünyası Kitap Kapağı Asteriks ve Roma Dünyası
Kai Brodersen
Kitap Yayınevi
248

MÖ 50 yılı. Galya tamamen Roma işgali altındadır... Hemen hemen... Yenilmez Galyalıların yaşadığı küçük bir köy işgalcilere hala kafa tutmaktadır...“

 

Asteriks çizgi romanları işte bu Galya köyünde başlar, herkesin katıldığı bir şölenle de sona erer. Burada küçük Galyalı Asteriks ve onun iriyan arkadaşı Oburiks’in dünyasıyla tanışırız. Bu, antikçağda Roma İmparatorluğu’nun kocaman dünyasıdır. Asteriks ve Roma Dünyası’nda birçok tarihçi, Asterik, Oburiks ve Büyükfiks’in maceralarından yola çıkarak bizi Roma dünyasının renkleriyle tanıştırıyor. Örneğin Kleopatra’nın Büyükfiks’i bile hayran bırakan burnu daha kısa olsaydı, dünyanın da görünümü değişir miydi sorusunun arkasına takılıp bunu ünlü kadının hayatına göz atıyoruz. Hep Asteriks’in yoluna çıktıkları için hiç suyun üstünde kalamayan korsanları tanıyoruz, bu arada Sezar’ın gerçekten de korsanlarını eline düştüğünü öğreniyoruz. Ozan Kakofoniks ve büyücü Büyükfiks sayesinde Keltlerin ve Romalıların farklı inanç dünyalarına giriyoruz. Sezar’ın Tacı Macerasında söyleviyle yargıcı bile ağlatan Asteriks’in konuşmasını Roma hitabet sanatının inceliklerine göre çözümlüyoruz.

 

Olimpiyatları, Roma tiyatrosunu zevkle seyrediyoruz. Hatta küçük Galyalının tuttuğu seyir defteriyle yeni dünyaya yolculuk ediyor, antikçağ kaşiflerinin dünyasını anlamaya çalışıyoruz. Bir sır verelim: Bu kitapta Oburiks’in bir oğlu olduğunu da öğreniyoruz.

Zafer Karademir – İmparatorluğun Açlıkla İmtihanı

İmparatorluğun Açlıkla İmtihanı: Osmanlı Toplumunda Kıtlıklar (1560-1660) Kitap Kapağı İmparatorluğun Açlıkla İmtihanı: Osmanlı Toplumunda Kıtlıklar (1560-1660)
Zafer Karademir
Kitap Yayınevi
373

Yeniçağda insanlar pek çok doğal ve beşeri afetle mücadele etmek zorunda kaldı. Özellikle Akdeniz ve çevresinde yaşanan seller, kuraklıklar ve aşırı soğuklar ile kitlesel savaşlar ülkelerin sosyal ve iktisadi bünyelerinde tamiri zor yaralar açtı. Üç kıtaya yayılan devasa büyüklüğüyle Osmanlı İmparatorluğu da böyle çetin dönemlerden geçti. İmparatorlukta ortaya çıkan ve 16. yüzyılın ikinci yarısı ile 17. yüzyılın ilk yarısını kapsayan ağır bunalımlar sonraki yüzyılların dokusunu etkileyecek derecede ciddi kayıplara neden oldu. Tüm bu gaileler arasında gerek imparatorluk yetkilileri gerekse tebaa sosyal yapının çözülmemesi ve ekonomik istikrarın bozulmaması için ellerinden gelen tüm imkânları kullanarak bu kriz süreçlerini en az hasarla atlatmaya çalıştılar. Neyse ki işlenmemiş büyük arazilerin varlığı, değişen iklimsel veriler ve imparatorluk idarecileriyle halkın ortak çabaları sayesinde, ekonomik ve sosyal bünye büyük sarsıntılar geçirmeden kriz dönemlerinden çıkılabildi. Bu çalışma adı geçen bir asırlık dönemde Osmanlı ülkesinde yaşanan darlık ve kıtlık buhranlarını, sebep ve sonuçlarıyla birlikte incelemeyi amaçlıyor. Kuraklık, sel, çekirge istilası gibi doğal; stokçuluk, kaçakçılık ve savaş gibi beşeri sebepler yüzünden ekonomik krizlere ve ardından açlığa sürüklenen ülkenin, bu şartlardan kurtulmak için yaptığı mücadeleler, merkezi ve yerel idarecilerin harcadığı çabalarla, vakıflar başta olmak üzere sivil halkın gayretleri kitabın ana konusunu oluşturuyor. Çalışmada ayrıca Osmanlıların içine düştüğü bu iktisadi bunalımların dönemin çağdaş toplumlarının yaşadıklarıyla benzerlik ve farklılıklarına da yer veriliyor. Yrd. Doç. Dr. Zafer Karademir Cumhuriyet Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü öğretim üyesi.

Michael Bretten – Osmanlıda Bir Köle

Osmanlıda Bir Köle: Brettenli Michael Heberer'in Anıları 1585-1588 Kitap Kapağı Osmanlıda Bir Köle: Brettenli Michael Heberer'in Anıları 1585-1588
Michael Bretten
Kitap Yayınevi
336

Almanya'nın Bretten şehrinden Michael Heberer, 1583 yılında Akdeniz'de Osmanlılara esir düştü. Yıllarca Osmanlı kadırgalarında forsa olarak kürek çekti. Esaretinin bir bölümü İstanbul'da geçti. Fidye karşılığı azatlığını kazandıktan sonra Galata ve sur içinde İstanbul'un sokaklarını keşfe çıktı. Anıları 1610'da Heidelberg'te yayınlandı. Bu anılar 393 yıl sonra, değerli Osmanlı tarihçisi Suraiya Faroqhi'nin önsözüyle okurların karşısına çıkıyor. Kadırgada forsa yaşamı, deniz savaşları, Osmanlı hamamları, Müslüman ve Rum kadınların giyimleri, Kaptan-ı Derya Kılıç Ali Paşa, amirallik kadırgasının denize indirilişi, limanda cayır cayır yanan bir kadırga, kentte veba salgını, Bedesten'de ticaretin zenginliği, İstanbul'un sokakları, 1811'de yıkıldığı için hiç göremediğimiz Arkadios Sütunu, günümüzün Galatasaray Lisesi'nin atası sayılabilecek olan Galata Sarayı Ocağı ve nihayet padişahın ava çıkışı... İşte Heberer'in anılarından bu av sahnesi: "Nihayet Türk Hükümdarı şahane görünümü ve görkemiyle uzakta belirdi. En önde yeniçerilerin komutanı güzel bir ata binmiş olarak geliyordu. Atın eğer takımı altın kaplamaydı ve değerli taşlarla bezenmişti, giysisi altın ve gümüş tellerle işlenmiş çiçekli bir kumaştan yapılmıştı ve başında çok güzel, bembeyaz, kocaman bir tuğ vardı. Onun peşinden belki yüz kadar yeniçeri gelmekteydi. Daha sonra üç yüksek rütbeli bey bunları izledi. Hepsi sırma işlemeli kıyafetleri ve kavuklarıyla çok haşmetli görünüyorlardı. Bunların arkasından padişah gelmekteydi. Vezirin solunda ilerliyordu. Üzerinde altın iplikle dokunmuş bir giysi vardı ve olağan üstü güzel bir ata binmişti. Eğer ve koşum takımları hiçbir ölçüye sığmayacak kadar değerliydi. Kavuğun üstündeki tuğ tıpkı siyah kırlangıçların tüylerine benziyordu. Tuğun etrafı değerli taşlarla çevriliydi. Ama hükümdar tuğu aşağıya doğru döndürmüştü. Hükümdarın yanı sıra, elli adım kadar mesafede kırk uşak koşturmaktaydı. Bunların üzerinde çok gösterişli, elişi giysiler vardı, eteklerinin her iki ucunu yukarı kıvırmışlardı. Uşaklar halkın hükümdara elli altmış adımdan fazla yaklaşamamasını sağlayarak ona yol açıyorlar, bir yandan da "sauli, sauli" [savulun, savulun] diye bağırıyorlardı...

Dror Ze’evi – Müslüman Osmanlı Toplumunda Arzu ve Aşk (1500-1900)

Müslüman Osmanlı Toplumunda Arzu ve Aşk (1500-1900) Kitap Kapağı Müslüman Osmanlı Toplumunda Arzu ve Aşk (1500-1900)
Dror Ze'evi
Kitap Yayınevi
240

Büyük Evlenme adlı oyunun eğlenceli bir yerinde, ince dümenleri her zamanki gibi ters giden Karagöz, kendisinin damat olacağı bir düğün tertiplemek isteyen bir grup kadınla karşılaşır. Muhataplarını tanımayan kadınlar, ona Karagöz hakkında ayrıntılar sorarlar. Kadınları bu düğünden caydırmaya çalışan Karagöz, "O hırsızdır" der. Kadınlar "Biz de hırsızız" diye cevap verirler. Karagöz, "Her gece Beyoğlu'nda gezer" der. Kadınlar "Aman ne iyi, biz de gezeriz" diye karşılık verirler. "Hamamdan çıkmaz." "Aa, demek ki temiz adam." Çileden çıkan Karagöz sonunda, "Mahbûb-dosttur" [Oğlancıdır] der. Kadınlar "Biz de zen-dostuz" [Biz de seviciyiz] deyince şaşkınlıktan Karagöz'ün ağzı açık kalır. Modern öncesi Ortadoğu'daki cinsel söylem, bu Karagöz oyununda da görüldüğü gibi, şaşırtıcı derecede açık sözlüydü. 19. ve 20. yüzyılın cinsel söyleminden çok günümüzün Sex and the City ya da Will and Grace adlı televizyon dizilerine daha yakındı, ancak önemli bir farkla: Bu söylemin bir kısmı kadınların ihtiyaçlarına ve cinsel tercihlerine göre düzenlenmiş olsa da, tekil biçimde erkeklerin sesini yansıtıyordu. Cinsel söylem erkeklerin ve kadınların çok çeşitli cinsel tercihleriyle de uyumluydu. Yelpaze muhakkak ki din ve toplumsal kurallarla kısıtlanmıştı, ancak bu tercihlerin çok azı doğuştan kusurlu görülüyordu. Gölge oyununun ilk dönem örneklerinin ortaya koyduğu gibi, cinsellikten utanma gibi bir duygu da yoktu. Ancak kitapta incelenen çeşitli nedenlerle bu söylem bir değişim geçirdi. Söylemi cinsel açıdan uygun görülmeyen her unsurdan arındırmak için 19. yüzyılda koca bir kültürel susturma mekanizması harekete geçirildi. Ancak bu, basitçe tepeden inme bir hareket değildi. Devlet susturma konusunda kendi payına düşeni yapsa da, kendi kendini sansürleyen yayıncılar, yazarlar, tüketiciler, hayalciler ve ulemadan oluşan küçük güç odakları da elbirliğiyle cinsel söylemi susturup adeta yok olma noktasına getirmişlerdi. 20. yüzyıla girildiğinde dönüşüm tamamlanmış, Ortadoğu kültüründe cinselliğin üzerine bir suskunluk perdesi inmişti. Profesör Ze'evi'nin An Ottoman Century: The District of Jerusalem in the 1600s (Osmanlı Yüzyılı, 1600'lerde Kudüs Bölgesi) adlı bir eseri var.Tanıtım Yazısı'ndan

Yahya Araz – 16. Yüzyıldan 19. Yüzyıl Başlarına Osmanlı Toplumunda Çocuk Olmak

16. Yüzyıldan 19. Yüzyıl Başlarına Osmanlı Toplumunda Çocuk Olmak Kitap Kapağı 16. Yüzyıldan 19. Yüzyıl Başlarına Osmanlı Toplumunda Çocuk Olmak
Yahya Araz
Kitap Yayınevi
196

Çocuk emeği, çocuk evlilikleri gibi çocuklarla ilgili sorunlardan yoğun bir şekilde bahsedildiği modern Türkiye’de, bu sorunların tarihsel arka planına yönelik ilginin azlığı şaşırtıcıdır. Osmanlı toplumunda özellikle “modernleşme süreci” öncesinde çocukların yaşamına ilişkin çağdaş dönemde çok az şey üretilmiştir. Bu anlamda elinizdeki çalışma, ele aldığı dönem bağlamında Osmanlı toplumunda çocukların yaşamına, içinde büyüdükleri ve şekillendikleri toplumla ilişkilerine değinen ilk kitaptır. Kitap birkaç konuda Osmanlı çocukluk tarihi araştırmalarına katkılar sağladığını, en azından yapılacak yeni araştırmalar için sorular ürettiğini ummaktadır. Birincisi kitap, çocukların yaşamında ve onlarla ilgili algılarda 19. yüzyılın başlarına ya da “modernleşme süreci”ne kadar bir devamlılığın olduğu hususunda ısrar etmektedir. İkincisi Osmanlıların, 19. yüzyıldan önce de çocuklar üzerine düşündükleri, tartıştıkları ve yaşam döngüsünde çocukluğu yetişkinlikten tamamen ayrı, kendine özgü özellikleri olan bir dönem olarak tanımladıklarına yönelik vurgudur. Osmanlılar, hukuki ve toplumsal olarak çocukluğu ve çocukluktan yetişkinliğe geçişi ayrıntılı bir şekilde ele almışlardır. Üçüncüsü Osmanlı toplumunda çocukların, sahip oldukları sosyal ve ekonomik aidiyetlere bağlı olarak aynı zaman ve mekânda pekâlâ farklı bir çocukluğa sahip olabilecekleri düşüncesidir. Herhalde önemli oranda maddi imkânsızlıklardan dolayı çocukluklarını başka ailelerin himayesinde geçirmek zorunda kalan çocuklar bunun için iyi bir örnek oluşturmaktadır. Dördüncüsü bu çalışma, Osmanlı “modernleşme süreci”nin çocukların yaşamında yol açtığı dönüşümlerin daha iyi anlaşılabilmesinin önemli oranda bunun öncesiyle ilgilenmekten geçtiğini önermektedir. Bunu yapmak çocukların yaşamında ve onlarla ilgili algılarda değişim ve devamlılığın boyutlarını daha iyi anlamayı sağlayacaktır. Osmanlılar, 19. yüzyılın ikinci yarısında kaleme aldıkları Mecelle’de, çocukluğun sınırlarını halen İslam hukuku çerçevesinde düşünmeye devam ediyorlardı. Yahya Araz, Dokuz Eylül Üniversitesi Buca Eğitim Fakültesi öğretim üyesidir.

Uzi Baram & Lynda Carroll – Osmanlı Arkeolojisi

Osmanlı Arkeolojisi Kitap Kapağı Osmanlı Arkeolojisi
Uzi Baram & Lynda Carroll
Kitap Yayınevi
298

Osmanlı İmparatorluğu, 14. yüzyıldan 20. yüzyılın başlarındaki yıkılışına kadar dünyanın en büyük imparatorluklarından biriydi. Sınırları bugünkü Hırvatistandan Yemene uzanan ve Kuzey Afrika´nın büyük bir bölümünü içine alan bu İmparatorluğun, dünya tarihi üzerinde büyük bir etkisi olduğu gibi, Ortadoğu ve Balkanlar´ın tarihi ve halkları üzerinde de önemli etkileri vardı.Ama arkeologların bu bölgeye ilişkin anlattığı öykülere dayanan biri, Osmanlı İmparatorluğu´nun bir zamanlar varolduğunun zor farkına varır. Bölgenin arkeolojik öyküleri insanlığın tarihöncesi başarılarını, tarımın ve ilk yerleşimlerin doğuşunu anlatır. Bu çalışmalar sayesinde Yunan, Roma ve Bizans´ın klasik uygarlıklarının yanı sıra, Tunç Çağı´nın büyük kentleri ve Demir Çağı´nın imparatorlukları hakkında oldukça bilgi sahibiyiz. Bazı arkeologlar İslam tarihinin erken dönemlerini bile araştırdılar. Ama günümüze yaklaşıldıkça arkeolojik araştırmalar gücünü kaybeder. Ortadoğu´nun yakın geçmişine yönelen arkeolojik ilginin zayıflığı maddi kalıntıların yokluğundan değil, bir arkeolojik geçmişi oluşturan öğelere ve onların bağlantılarının ne olabileceğine ideolojik gözlüklerle bakılmasından kaynaklanır. Osmanlı dönemini, araştırmaya değer bir altın çağ olarak gören arkeologların sayısı günümüzde çok azdır. Ama artık giderek artan sayıda arkeolog, sanat tarihçisi ve tarihçi son 20 yılda Osmanlı arkeolojisinin geliştirilmesine eğilmeye başladı. Bu kitabın, Osmanlı coğrafyasının yakın geçmişinin anlaşılması için arkeolojik araştırmaların taşıdığı potansiyeli ortaya koyacağına ve daha geniş kesimlere Osmanlı İmparatorluğu arkeolojisini tanıtacağına inanıyoruz.