Jose Bove & François Dufour – Dünya Satılık Değildir

Dünya Satılık Değildir Kitap Kapağı Dünya Satılık Değildir
Jose Bove & François Dufour
İletişim Yayınları
175

Büyük şirketler kâr etmek için dünyanın her köşesini, bütün kaynaklarını, doğasını ve insanları kullanıyorlar. Durmak bilmeyen bir kâr hırsına tâbi olarak, bazen aralarında anlaşıp bazen çatışarak, canlıların doğasını değiştiriyorlar. Devlet(ler)i de amaçlarına alet ediyorlar. Çok şeyi kaybettik, birileri buna dur demedikçe daha da kaybedeceğiz. José Bové’yle François Duffour’un isyanı bu noktada başlıyor. Solcu, sağcı, Amerika düşmanı ya da başka bir şey değiller; üzerinde yaşadıkları canlı dünyanın doğallığını korumak, ömrünü uzatmak isteyen dünya yurttaşları onlar. Kendi ülkelerinde küçük eylemlerde biraraya gelip, Seattle’da bütün dünya tarafından tanındılar. Görüldü ki, yalnız değiller. Anarşistler, çevreciler, eşcinseller, solcular, vicdanî redçiler, dışlananlar ve ezilenler... sistemin aman vermez çarklarına karşı biraraya geldiler.
Gilles Luneau’nun José Bové ve François Dufour ile yaptığı röportajlardan oluşan bu kitap, muhafazakâr bellenmiş bir sınıfın üyelerinin, Fransa’da başlayan, Seattle’a uzanan küreselleşme karşıtı hareket içindeki yerini ortaya koyuyor. İnsanî değerlere saldırarak derinleşen küresel kapitalizme karşı, ısrarlı bir çığlığın ve dirençli bir tavrın yirmi yıllık hikâyesi, Dünya Satılık Değildir...

Berfu Şeker – Başkaldıran Bedenler

Başkaldıran Bedenler: Türkiye'de Transgender, Aktivizm ve Altkültürel Pratikler Kitap Kapağı Başkaldıran Bedenler: Türkiye'de Transgender, Aktivizm ve Altkültürel Pratikler
Berfu Şeker
Metis Yayınları
292

Transkimlik kavramı üzerine akademik çalışmaları ve trans bireylerin deneyimlerini bir araya getiren bu derleme, Boğaziçi Üniversitesi'nde 2010 Kasımı'nda düzenlenen "Queer, Türkiye ve Transkimlik" Konferansı temelinde hazırlandı.

Eric Dacheux – Kamusal Alan

Kamusal Alan Kitap Kapağı Kamusal Alan
Eric Dacheux
Ayrıntı Yayınları
112

Kamusal alan, kimilerinin iddia ettiği gibi, polisin ya da güvenlik görevlisinin yurttaşa kimlik sorduğu yer midir, yoksa kamu hizmeti görenler ile bu hizmeti alanların karşılaştıkları yer mi? Kamusal alan, bir düşünce ve ifade özgürlüğü alanı mı, yoksa egemen siyasal sistem dışında hiçbir alternatif politik kurgu içermeyen, farklı hiçbir fikir ve kanaatin tartışmaya açılıp hiçbir surette müzakere edilmediği mutlakıyetçi düşüncelerin buyurgan bir alanı mıdır? Son olarak, kamusal alan aleniyete imkân tanıyan kentsel yahut fiziksel bir mekân mı, muhayyel bir gerçeklik yahut soyut bir fikirler ve değerler alanı mıdır?

Bu kitapta yukarıdaki soruların yanıtları aranıyor. Görüleceği gibi, politik toplumun ve demokratik yaşamın normatif kavramsallaştırılması olarak kamusal alan, çok aktörlü bir aracılık mekânı olduğu kadar, politik ideallerin ve söylemsel/eylemsel düzeyde hayat bulan toplumsal değişim çağrılarının da tüm şiddetiyle cereyan ettiği yerdir.

Anaakım siyaset anlayışının iktidar aygıtını salt araçsal niteliğiyle sahiplenen tavrı ve her tür güç alanını derhal bir mülkiyet biçimine tahvil eden eğilimi karşısında "söz"ün sivil ve demokratik alanını genişletmek kaçınılmazdır. Bu, geniş tabanlı bir toplumsal uzlaşının inşası için de önemlidir.

İşte Kamusal Alan, bütün bu sorunları tartışırken, bunu ötekine saygı çerçevesinde ve sağduyulu biçimde yapma imkânlarını da araştırıyor.

Cemil Meriç – Umrandan Uygarlığa

Umrandan Uygarlığa Kitap Kapağı Umrandan Uygarlığa
Cemil Meriç
İletişim Yayınları
349

"Bu Ülke"yle aynı yıl yayımlanan ve zengin bir birikimin ürünü olan denemelerden oluşan elinizdeki kitap, öncelikle "uygarlık" kavramına ışık tutuyor. Cemil Meriç, 2000'li yılların eşiğinde hâlâ güncelliğini koruyan 'batılılaşma-çağdaşlaşma-uygarlık" tartışmalarına, '70'li yıllarda kaleme aldığı şu satırlarla katılıyor: "Kaynaklarından kopan bir intelijansiyanın kaderi, bir mefhum hercümerci içinde boğulmak. Umrandan habersizdik, medeniyete ısınamadık. İnsanlığın tekâmül vetiresini ifade için kendimize lâyık bir kelime bulduk: Uygarlık. Mâzisiz, musikisiz bir hilkat garibesi." "Umrandan Uygarlığa", çağdaş uygarlık düzeyinden medeniyetlerin ölümüne, Osmanlı devlet adamlarından büyük siyasî eserlere kanat açan geniş soluklu ve güncel bir yapıt: "Zirvelerle uçurumlar arasında bir diyalog, acıların ve ümitlerin kitabı, bir devrin, daha doğrusu bir medeniyetin muhakemesi...göz karartıcı bir düşüşün grafiği."

George Ritzer – Toplumun Mc Donaldlaştırılması

Toplumun Mc Donaldlaştırılması: Çağdaş Toplum Yaşamının Değişen Karakteri Üzerine Bir İnceleme Kitap Kapağı Toplumun Mc Donaldlaştırılması: Çağdaş Toplum Yaşamının Değişen Karakteri Üzerine Bir İnceleme
George Ritzer
Ayrıntı Yayınları
384

McDonald's nedir? Basit, işlevsel, modüler yiyecekler; parlak renklerle düzenlenmiş, ışıltılı mekanlar; bir örnek giysili, genç, neşeli çalışanlar; mama sandalyesine kadar her türlü ayrınıtının düşünüldüğü tertemiz aile ortamaları..."fast-food"un adı haline gelmiş bir ticari marka...Amerikalı toplum kuramcısı Georfe Ritzer, bu ilginç çalışmasında, McDonald's teriminin bunlardan ibaret olmadığını yalın ve çarpıcı bir üslupla gösteriyor bize. McDonald's, toplama kampı modelinde ilham alarak bütün dünyayı "akılcılğın demir kafesi" içine hapseden toplumsal, ekonomik, kültürel bir sistemin adı. McDoktorlar'dan McÜniversiteler'e, McGazete ve McEğelence'ye kadar insan yaşamının bütün alanlarını yutmakta olan bir kafes."Toplumun McDonaldlaştırılması" kavramın temsil ettiği akılcılaşma süreci, modern yaşamın ihtiyaçlarına hızlı ve etkili yanıtlar sağlayan dört temel unsura dayanır: Verimlilik, hesaplanabilirlik, öngörülebilirlik ve denetim. Akılcılaşma tüm yaşam alanlarına hakim olmakla kalamaz, yaşamın öncesine ve sonrasına da el atar: McDoğumlar ve McCenazeler, hep bu elden çıkmadır. Ancak akılcılaşma ister istemez kendi içinde akıldışlığı barındırmaktadır ve bu da insansızlaşmayı, insanlıktan çıkmayı getirir: Standart ebat ve lezzetteki patateslerin ardında korkunç bir çevre tahribatı; parlak renklerle döşenmiş bol ışıklı yemek salınlarının gerisindeki mutfakta muazzam bir emek sömürüsü; ekonomik, pratik, öngörülemezliğin tehlikelerinden uzak aile sofralarında "benliğin sınırlandığı, duyguların denetlendiği, ruhun boyun eğdiği" bir dünya vardır.Yer yer sosyolojik inceleme değil kara ütopya hissi veren Toplumun McDonaldlaştırılması'nda Ritzer, teknolojiyi külliyen dışlamadan, nostaljik duygusallıklara kendini kaptırmadan, modern topluma sağlam bir eleştiri getiriyor. Kötümsel ama paniğe kapılmıyor: Bu yoldan dönüş olduğuna inanmasa bile, McDonaldlaştırılmış toplumdan rahatsızlık duyanlar için pratik önlemler sunuyorç Belki de ürünlerin üstüne, yazarın önerdiğigi gibi bir uyarı yazısı koyarak başlanabilir işe: "Dikkat!" Gündelik hayatın "tuzaklarına" düşmek istemeyenlere...

Elisabeth Noelle Neumann – Kamuoyu

Kamuoyu Kitap Kapağı Kamuoyu
Elisabeth Noelle Neumann
Dost Kitabevi
332

Moda, dönemin ruhu, tabular: Kamuoyu nasıl oluşur ve toplumsal yaşamda nasıl bir işleve sahiptir? Bütün toplumlardaki insanlar, çevrelerinde hangi görüş ve davranış biçimlerinin onaylandığını, hangilerinin kınandığını gözlemler, buna göre bir tavır alırlar. Kendi görüşünü ifade ettiğinde dışlanacağını düşünenler susmayı tercih eder, sessizliğe gömülürler. Suskunluk sarmalı işte böyle oluşur.

Bugün birçok kültürde ve dilde bilinen "suskunluk sarmalı" kavramını Elisabeth Noelle-Neumann keşfetti. "Kamuoyu, toplumu arada tutan 'toplumsal kabuğumuz'dur", diyen yazar, medyanın etkisi, seçim kampanyaları ve toplumda marjinallerin rolü gibi karmaşık süreçlerin, ancak sosyopsikolojik temelleri anlaşıldığında kavranabileceğini savunuyor. Elisabeth Noelle-Neumann, suskunluk sarmalı kuramını geliştirirken, Michel de Montaigne, Alexis de Tocqueville, John Locke, David Hume ve Jean-Jacques Rousseau'dan, Harwood Chids, Edward Ross, Jürgen Habermas, Niklas Luhmann, Walter Lippman ve daha birçok kuramcı ve yazara dek uzanan geniş bir düşün dünyasında geziniyor.

Chris Jenks – Altkültür

Altkültür Kitap Kapağı Altkültür
Chris Jenks
Ayrıntı Yayınları
200

Kimiz biz? Toplumsal varlığımızı ortaklıklar mı, yoksa farklılıklar mı tanımlıyor? Aynı toplum içinde yaşarken bizi birleştiren nedir? Yoksa toplum denen denizde birer ada mıyız? Sosyolojinin merkezine oturan toplum kavramı bu adacıkları zorla birbirine bağlayan keyifli bir analiz aracı, birlik ve beraberlik söylemi uyum yerine çatışma yaratan bir istek olmasın? Toplum ve toplumsallık üzerine çok fazla düşünülmüş olmasına rağmen farklılık bilgisi çok az, neden? Bir proje olarak sıkça tasarlanan toplumsallığın barındırdığı sonu gelmez çatışmaların bir nedeni de farklılık bilgisinin eksikliği olamaz mı? Belki de artık incelenmesi gereken ortaklık kültürü değil, farklılık kültürüdür! Peki, bu tartışmaların arasına sıkışmış olan altkültür nedir?

Yasemin İnceoğlu – Nefret Söylemi ve Nefret Suçları

Nefret Söylemi ve Nefret Suçları Kitap Kapağı Nefret Söylemi ve Nefret Suçları
Yasemin İnceoğlu
Ayrıntı Yayınları
384

Kimlik bilinci ve kimliksel ayrışmayla paralel olarak belki de, ülkemizde son yıllarda yeni bir suç türünden ve fiilinden söz edilmeye başlandı: Nefret söylemi ve nefret suçları. Belki bu sınıfa giren söylem ve fiillerin tarihi daha eskilere dayanıyor ama anlaşılan o ki bunu çok uzun bir süre yalnızca maruz kalanlar hissetti. Nefret su-çu, "sırf 'farklı' bir gruba mensup/ait olduğu gerekçesiyle kişilere/mülke karşı işlenen suçları" kapsıyor. Burada farklılığın ifadesi kişi, eylem ya da şey yere ve zamana göre değişerek, etnik köken, dil, din olabildiği gibi, cinsel tercihler, uzun saç, küpe, mülteciler, göçmenler ve engelliler de olabiliyor.

Dolayısıyla, nefret söylemi ve nefret suçuna maruz kalan tüm grupların temsil edilmesi kaygısıyla oluşturulan bu kitapta yer alan tüm yazarlar, bu konuda çalışan, kafa yoran ve ter döken akademisyenler ve aktivistler; bazıları da nefret söylemi ve nefret suçlarından bizzat nasibini alanlar.

Hem düşünceleriyle hem de eylemleriyle hepimizin yakından bildiği ya da ismine aşina olduğu bu değerli katılımcılar ülkemizin fay hatları boyunca nefret söyleminin ve nefret suçlarının izini sürüyor. İşte bu noktada, suçun mağdurları ve onlara yönelik eylemlerle bir bir yüzleşiyoruz: azınlıklar, Romanlar, eşcinseller, travestiler, kadınlar... Liste uzayıp giderken, gerek yazılı ve görsel basında gerek internette nefretin kelimelerle nasıl buluştuğunu görüyoruz çaresizce. Ve neyse ki bu konuda çalışan sivil toplum kuruluşlarıyla tanışıyor, nefret söylemiyle mücadele ve nefret suçunu Ceza Kanunu kapsamına alma konusunda neler yapılabileceğini öğreniyoruz. Korku ve karamsarlık umuda kapı aralıyor böylece.

Bu kitap, nefret söylemi ve nefret suçları konusunda çok farklı kişi ve konuları bir şemsiye altında toplayarak bir ilki gerçekleştirdi. Ülkemizde bu konudaki farkındalığın oluşmasında bir nebze de olsa katkı sağlaması ve yapılacak olan çalışmalara önayak olması kitabın amaçlarından biri yalnızca.

İdeal olanı ise nefretten arındırılmış bir dünya.

Peter Singer – Hayvan Özgürleşmesi

Hayvan Özgürleşmesi Kitap Kapağı Hayvan Özgürleşmesi
Peter Singer
Ayrıntı Yayınları
363

XIX. yüzyıldan bu yana tekrarlanan çok sayıda deneyde sayısız hayvanın ısıya tabi tutulduğunu ve bu deneyler sonucunda hayvanların sıcaktan fenalaşıp öldüğü dışında bir bilgiye ulaşılamadığını biliyor muydunuz? Dünyada her yıl milyonlarca hayvan, hiçbir somut fayda beklentisi olmadan, buna benzer deneylerde ısıtılıyor, donduruluyor, zehirleniyor aç bırakılıyor, parçalanıyor, depresyona sokuluyor, ruh hastası yapılıyor. Her yıl yaklaşık 50 milyar hayvan, eti için öldürülüyor. Bunların büyük bir kısmı "sınai hayvancılık" teknikleriyle yetiştiriliyor, hayatlarının her saniyesinde acı çekip bazen hiç güneş ışığı görmeden ya da toprağa ayak basmadan öldürülüyorlar. Dünyanın her yerinde milyonlarca vejetaryen bunun bir zorunluluk olduğu iddiasını giderek daha az ikna edici hale getiriyor. "Spor" amaçlı avcılıkta, kürk sanayinde, eğlence sektöründe ise hayvanlara acı çektirmek için herhangi bir gerekçe göstermeye bile gerek duyulmuyor. Sürekli ahlâk, adalet ve eşitlik gibi kavramlardan söz ediyor, ama sıra hayvanlara gelince birdenbire apayrı bir ahlâk anlayışına geçiyoruz. Bu anlayışın özeti şu: Güçlü olan haklıdır ve kendisini savunacak gücü olmayan bir varlığa canımızın istediği gibi davranabiliriz.

Kadir Cangızbay – Sosyalizm ve Özyönetim

Sosyalizm ve Özyönetim: Reel Sosyalizmden Sosyalist Realiteye Kitap Kapağı Sosyalizm ve Özyönetim: Reel Sosyalizmden Sosyalist Realiteye
Kadir Cangızbay
Ütopya Yayınevi
309

Sosyalizm, bir ideoloji: ama bilimle çelişmeyen yegane ideoloji: insanlığın bütünün kuşatıyor, gerçekliği çarpıtması sözkonusu değil; zira emek'i temel alıyor ve emek, şu ya da bu insanların değil 'insan'ın, hem tek hem de zorunlu temeli.

Özyönetim ise, ister nesnelerin yönetimi olsun isterse de insanların, yötenim işlevinin hayatın üretimi karşısındaki özerk ve ayrıcalıklı iş olmaktan çıkartılması, Proleterliklerinden ibaretmiş farzedilen insanların nihai zaferini hedeflemek yerine, ivmesini insanların proleterleştirdikleri an ve çerçevelerde bulan çok yönlü mevzili bir strateji, "motto"su da: özgürlüğü bir defadave bütün zamanlar için garantileyecek hiçbir rejim yoktur.

İsmail Beşikçi – Doğu Anadolu’nun Düzeni

Doğu Anadolu'nun Düzeni Kitap Kapağı Doğu Anadolu'nun Düzeni
İsmail Beşikçi
İsmail Beşikçi Vakfı Yayınları
712

12 Mart rejiminde, Diyarbakır-Siirt İlleri Sıkıyönetim Komutanlığı Askeri Mahkemesi’ndeki yargılamalar çok önemli bir dönüm noktasıdır. Resmi ideoloji kurumunu fark etmek ve eleştirmek, Kürd/Kürdistan olgusunun, sorununun algılanmasında ve anlatılmasında çok büyük bir etken oldu. 1974-1975 den sonraki yayınlar, bu çerçevede gelişti. Şüphesiz, çok daha doğru yayınlardır. Bu durum, Doğu’da Değişim ve Yapısal Sorunlar, Göçebe Alikan Aşireti kitabının, Ağustos 1992 de yapılan baskısının önsözünde de belirtildi.

1971 den önce yayımlanan, Doğu’da Değişim ve Yapısal Sorunlar, Göçebe Alikan Aşireti, Doğu Anadolu’nun Düzeni, Sosyo-Ekonomik ve Etnik Temeller, Doğu Mitinglerinin Analizi (1967) ,Doğu Anadolu’da Göçebe Kürt Aşiretleri, Kürt Toplumu Üzerine gibi kitapları bu çerçevede okumak ve değerlendirmek gerekir.

1971 den önce yayımlanan kitaplarla, yazılarla, örneğin, 1975 ve sonrasında, 1990 larda yayımlananlar arasında çok büyük görüş, düşünce farkları var. Okur, yazarın düşüncesinde, tutumunda meydana gelen bu değişmeleri merak edebilir. Okurun, bu değişimi sorgulaması, nedenleri üzerinde düşünmesi, olguları, olgusal ilişkileri bu yönlerden değerlendirmesi bilgilerimizi zenginleştirecek önemli bir dinamiktir. - İsmail Beşikçi

Frank Furedi – Korku Kültürü

Korku Kültürü: Risk Almamanın Riskleri Kitap Kapağı Korku Kültürü: Risk Almamanın Riskleri
Frank Furedi
Ayrıntı Yayınları
243

Batılı toplumlarda hayat standardı yükseldikçe, insanlar kendini daha fazla risk altında hissediyor. Öyle bir noktaya varılmış durumda ki, aşık olmaktan el sıkışmaya, asansöre binmekten uçak yolculuğuna, duygusal / toplumsal yaşamın ve teknolojik gelişmenin en sıradan unsurları önemli risk faktörleri olarak görülüyor artık. Sovyetler Birliği'nin yıkılması ve Çin'deki değişmelerden sonra yükselen "tek kutuplu" neoliberal dalga ve sendikaların, ailelerin ve çeşitli cemaatlerin çözülmesiyle insanlar bireyleşti belki; ancak yeni dayanışma biçimlerinin yokluğunda bu bireyleşme, kişiyi özgürleştireceğine iyice çaresiz hale düşürdü. Kendi başına kalan birey, eleştirel bir düşünüş geliştirecek cesareti toplamak yerine, güvensizlik duygusunun altında eziliyor. Giderek iş arkadaşları, komşular, hatta ailenin diğer üyeleri potansiyel birer düşman olarak görülüyor. Toplumun işleyişine dair güvensizlik bütün katmanlarda hakim hale geliyor.
Bu gelişmelerin sonucu olarak güvenlik 1990'lı yılların temel değeri haline geldi ve insanları hayatın risklerinden uzak tutmayı amaçlayan büyük bir sektör gelişti; risk yönetimi ve risk analizi konusunda raflar dolusu kitap yazıldı. Özellikle de 11 Eylül olaylarından sonra, toplumu ve doğayı değiştirmek üzere yapılan müdahalelerin kapanmaz yaralar açtığı ve kıyamet gününün yaklaştığına iyice inanır oldu Batılı insan.
Bizde de birçok insan kendini çevresel ve teknolojik felaketlerin tehdidi altında görüyor. Toplum olarak deli dana paniği, kapkaççı paniği, tacizci paniği gibi korkulara kapılmak için hazır bekliyoruz. "iyi beslenmezsen verem olursun" günlerinden, "kırmızı et zehirdir" noktasına geldik. Anneler çocuklarını okula götürüp dönüşüne kadar başında beklemezse annelik görevini ihmalle suçlanıyor; çünkü artık okul servisleri de birer tehlike kaynağı. Üniversite öğrencilerine hiçbir toplumsal faaliyete katılmamayı hem aileleri hem de okul yönetimleri öğütlüyor.
Elinizdeki kitap bize risk almanın son derece yapıcı ve üretken bir süreç olduğunu hatırlatıyor; ve insanın gerçekleştirdiği tüm ilerlemelerin temelinde. doğaya ve topluma bilinçli biçimde yapılan müdahalelerin olduğunu. Furedi, korkunun korkuyu doğurduğu çözülen toplulukların yerine, risk alarak özne olma cesaretini gösteren insanların oluşturduğu yeni yapılar ve farklı bir dünya öneriyor.

Hakan Övünç Ongur – Tüketim Toplumu, Nevrotik Kültür ve Dövüş Kulübü

Tüketim Toplumu, Nevrotik Kültür ve Dövüş Kulübü Kitap Kapağı Tüketim Toplumu, Nevrotik Kültür ve Dövüş Kulübü
Hakan Övünç Ongur
Ayrıntı Yayınları
160

Hakan Övünç Ongur, bu ilk kitabında, Amerikalı kült yazar Chuck Palahniuk'in bir yeraltı edebiyatı efsanesi haline gelmiş olan Dövüş Kulübü romanını kuramsal bir analize tabi tutuyor. 1999 yılında beyaz perdeye de uyarlanarak dünya çapında geniş bir hayran kitlesine ulaşan Dövüş Kulübü'nün, kendisi ile adı sıkça anılan küresel kapitalizm ve yabancılaşma tartışmalarının da ötesinde, Frankfurt Okulu'ndan postmodernizme, eleştirel kuramlardan psikanalize kadar, çok daha geniş bir çerçevede ele alınabilecek zengin bir metin sunduğunu ortaya koyuyor. Bunu yaparken okuyucuya, Adorno ve Horkheimer'dan, Marcuse'den, Gramsci'den, Baudrillard'dan, ?i?ek'ten, Jung'dan, Freud'dan ve çok sayıda farklı düşünürden yapılan alıntılarla harmanlanmış bir Palahniuk okuması sunuyor. Anlatıcı, Marla Singer, Tyler Durden gibi karakterler tüketim toplumunun, nevrotik kültürün, zihinsel terörizmin, bilinçdışı arketiplerin, simülasyonların ve mutsuzluk üzerine kurulmuş uygarlığın içine yerleştiriliyor.

Elinizdeki bu kitap, Chuck Palahniuk'in kışkırtıcı ve bolca tartışılan üslubunun altında yatan geniş sosyolojik, psikolojik ve felsefi hazinenin açığa çıkarılması çalışmalarına katkıda bulunmayı amaçlarken, Palahniuk'in kitaplarının dava süreçlerine konu olduğu Türkiye'de kültürel ve kuramsal çalışmalar için umudun hâlâ tükenmemiş olduğunu müjdeliyor.

Bronislaw Malinowski – İlkel Toplum

İlkel Toplum Kitap Kapağı İlkel Toplum
Bronislaw Malinowski
Öteki Yayınevi
184

Vahşilik her zaman için saçmalıkla, zalimlikle, bize garip gelen törelerle, düşsel boş inançlarla ve başkaldırı uygulamalarıyla bir tutuldu. ... Çoğu insan için antropolojiyi çekici okuma kitapları haline ve antropolojiyi ciddi bir inceleme konusundan çok merak uyandırıcı bir alan durumuna getirdiler. ... Bununla birlikte antropolojinin kimi yanları bilimsel bir nitelik sunuyor; insan doğası üzerine bilgilerimizi derinleştiriyor. ... Ayrıca şimdiden verimli verilerle psikolojiyi zenginleştirmiş olan ilkel insanın kafa yapısını ve onun süreçlerini incelemek isteyenlere de büyük hizmette bulunabilir. ?

Son olarak bu kitapta, ?ilkel yaşamın incelenmesini, düzeni sağlamaya yardım eden çeşitli güçleri, bir ilkel kabilenin tek biçimliliğini, kendi içindeki bağlantılarını bulacaksınız.?

Carol J. Adams – Etin Cinsel Politikası

Etin Cinsel Politikası: Feminist - Vejeteryan Eleştirel Kuram Kitap Kapağı Etin Cinsel Politikası: Feminist - Vejeteryan Eleştirel Kuram
Carol J. Adams
Ayrıntı Yayınları
400

Her on yedi saniyede bir kadın tecavüze uğruyor. Her bir saniyede yüzlerce hayvan öldürülüyor. "Dayak yiyen kadınlar" gerçekliği her gün yüzümüze çarpılıyor ekranlardan ve gazete sayfalarından. Çiftliklerin esir ettiği, mezbahaların katlettiği hayvanlar "marketteki et"e indirgeniyor günümüzde. Etin hem protein için zorunlu olduğuna hem de gücün kaynağı olduğuna inanmamız için örülen mit, aslında erkeğin potansiyel şiddet eğilimiyle üstünlük kurmasına neden oluyor. Etçilleri yiyen etçiller, kafamızdaki iktidar piramidinde en üste yerleştiriliyor ve bu haliyle gündelik hayatımızın her köşesine sızıyor. Reklamların neredeyse tamamında eti yenen hayvanların kadınsı temsil edilmesi ve erkek zihninde seks yapılacak kadının et veya piliç görüntüsünde olması yapbozu kendiliğinden tamamlıyor.

İşte Carol J. Adams bu kitapta, yukarıda sayılan olguları ve genel olarak ataerki ile et tüketimi arasındaki diyalektiği çözümlüyor. Ona göre, erkeklik inşasının önemli bir parçası başka bedenleri denetim altında tutmaktır; et yemek de bunun önemli bir aşamasını oluşturur. "Et yemek, erkek iktidarının her öğünde yeniden ilan edilmesidir." Onun kuramıyla, pornoda veya sof-rada (aslında erkeğin yazdığı tüm "metinlerde") parça parça tüketilen tüm adsızlar, "kayıp gönderge" olarak yeniden bedene kavuşuyor.

Bu kitap, kadın ve hayvanın tüm yönleriyle eş olduğunu savunmuyor; yalnızca şiddet ve tahakkümden beslenen erkek egemen kültürün yeri yurdu olmadığının, zayıf bulduğu her şeyi ve herkesi "erkek" tanımının dışına atarak alt edilecek bir öteki ilan ettiğinin, özneden nesneye indirgediğinin altını çiziyor. Yiyecek/giyecek başka bir şey yokmuşçasına, birtakım canlılara yaşarken kafesi, ölürken ise kan gölünü reva gördüğümüz sürece savaşları ve ayrımcılığı olumlayan eril şiddet kültürünün ve hiyerarşinin aramızdan ayrılmayacağını hatırlatıyor.

Bu kitapta ışık tutulan erkek şiddeti, kadın düşmanlığı, et yeme kültürü ve militarizm arasındaki bağlantılar, bugün de Carol J. Adams'ın yirmi yıl önce teşhis ettiği zamanki geçerliliğini koruyor.
-J. M. Coetzee-