Yasin Durak – Emeğin Tevekkülü

Emeğin Tevekkülü: Konya'da İşçi-İşveren İlişkileri ve Dindarlık Kitap Kapağı Emeğin Tevekkülü: Konya'da İşçi-İşveren İlişkileri ve Dindarlık
Yasin Durak
İletişim Yayınları
144

"Hepsi Allah'tandır… işvereni zenginlikle sınıyor işte. Onun sınavı o, benim sınavım bu, fakirlik…"
"Valla ben sendikalara hiç bulaşmadım. On sene öncesinde filan vardı ortalıkta… Eskiden başka bir firmada çalışırken bazı sendika isimleri duyduydum o zamanlar. İşte sağı solu rahat bırakmıyorlardı, elemanları sıkıştırıyorlardı, işte 'gelin sendikamıza üye olun, şöyle olun, böyle olun, patron işçi' filan diye söylüyorlardı, biz pek sıcak bakmayız böyle şeylere."

Dindarlık, işçilerin ve patronların üretim sürecine bakışlarını ve karşılıklı konumlanmalarını nasıl etkiliyor? Dinsel sosyalleşme, emek sürecinde tahakküm ilişkilerine ve politik hegemonyaya elverişli bir zemin oluşturuyor mu? Yasin Durak'ın Konya Organize Sanayi Sitesi'ndeki işçi-işveren ilişkileri örneğinde yaptığı araştırma, bu temel sorular etrafında bir tartışma örüyor. Dindar muhafazakârlık ekseninde sağlanan "ütopik uzlaşmayı" ve enformel ilişki ağları sistemini gözler önüne seriyor.
Bunun yanı sıra Durak, kültürel hegemonyanın meşruiyet çerçevesi içinde kalmakla beraber, işçilerin rıza ve tevekkül yerine açık veya gizli direniş mekanizmaları geliştirdiği anlara da dikkat çekiyor. Sınıf mücadelesinin "saklı" bir sahnesine dair ipuçları veriyor bize.

Canlı gözlemlerle Türkiye'de işçi sınıfı kültürünün puslu kalmış bir kesitini sunan, çarpıcı bir çalışma.

Jose Bove & François Dufour – Dünya Satılık Değildir

Dünya Satılık Değildir Kitap Kapağı Dünya Satılık Değildir
Jose Bove & François Dufour
İletişim Yayınları
175

Büyük şirketler kâr etmek için dünyanın her köşesini, bütün kaynaklarını, doğasını ve insanları kullanıyorlar. Durmak bilmeyen bir kâr hırsına tâbi olarak, bazen aralarında anlaşıp bazen çatışarak, canlıların doğasını değiştiriyorlar. Devlet(ler)i de amaçlarına alet ediyorlar. Çok şeyi kaybettik, birileri buna dur demedikçe daha da kaybedeceğiz. José Bové’yle François Duffour’un isyanı bu noktada başlıyor. Solcu, sağcı, Amerika düşmanı ya da başka bir şey değiller; üzerinde yaşadıkları canlı dünyanın doğallığını korumak, ömrünü uzatmak isteyen dünya yurttaşları onlar. Kendi ülkelerinde küçük eylemlerde biraraya gelip, Seattle’da bütün dünya tarafından tanındılar. Görüldü ki, yalnız değiller. Anarşistler, çevreciler, eşcinseller, solcular, vicdanî redçiler, dışlananlar ve ezilenler... sistemin aman vermez çarklarına karşı biraraya geldiler.
Gilles Luneau’nun José Bové ve François Dufour ile yaptığı röportajlardan oluşan bu kitap, muhafazakâr bellenmiş bir sınıfın üyelerinin, Fransa’da başlayan, Seattle’a uzanan küreselleşme karşıtı hareket içindeki yerini ortaya koyuyor. İnsanî değerlere saldırarak derinleşen küresel kapitalizme karşı, ısrarlı bir çığlığın ve dirençli bir tavrın yirmi yıllık hikâyesi, Dünya Satılık Değildir...

Joma Nazpary – Sovyet Sonrası Karmaşa

Sovyet Sonrası Karmaşa: Kazakistan´da Şiddet ve Mülksüzleşme Kitap Kapağı Sovyet Sonrası Karmaşa: Kazakistan´da Şiddet ve Mülksüzleşme
Joma Nazpary
İletişim Yayınları
312

Doksanlı yıllar boyunca insanlara, hayatlarını devam ettirebilmek için tek ve alternatifsiz bir sisteme mecbur oldukları anlatıldı. Kapitalizm ve onun iktisadî-siyasî mekanizmaları en akılcı, insan tabiatına en uygun seçenek olarak sunuldu; piyasanın hayatı en adilane bir şekilde düzenleyen mübadele biçimi olduğu tartışmasız kabul edilsin istendi. Kapitalizme geç kalan toplumların önlerinde ne büyük fırsatların olduğu vazedildi. Joma Nazpary, Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından Kazakistan’da ortaya çıkan gelişmeleri tartıştığı Sovyet Sonrası Karmaşa: Kazakistan’da Şiddet ve Mülksüzleşme’de, kapitalizmin tek alternatif olarak sunulduğu ve savunulduğu bir ortamda birbirlerini yok edecekmişcesine çatışan, çarpışan, yaşamaya gayret eden insanların hikâyesini anlatıyor. Adına yaşamak denen bir mücadelenin kâh mülksüzler arası şiddete, rüşvete, acımasızlığa; kâh fahişeliğe, dışlanmaya, ezilmeye dönüştüğü bir cangılda insanları ne hale getirdiğini vukufla tartışıyor. Kazak milliyetçiliğinin dil, toplumsal hayat, eğitim, sosyal güvenlik politikalarındaki pervasızlığı ve kendi has trajikomikliğiyle çevrelenmiş araştırma, kapitalizmin insanları kendi insanî vasıflarından sıyırırken ne tür bir “devlet planlaması” ile varolabileceğini bir kez daha ve acımasız bir çarpıcılıkla gözlerimizin önüne seriyor.

Harald Schüler – Particilik Hemşehrilik Alevilik

Particilik Hemşehrilik Alevilik: Türkiye'de Sosyal Demokrasi Kitap Kapağı Particilik Hemşehrilik Alevilik: Türkiye'de Sosyal Demokrasi
Harald Schüler
İletişim Yayınları
346

Alman siyaset bilimcisi Harald Schuler’e ülkesinde bir de ödül kazandıran bu ilginç ve önemli çalışma, Türkiye usulü sosyal demokrasinin ilginç organizmasını gözler önüne seriyor. Particilik nedir, nasıl işler? Hemşehrilik ‘şebekesi’ nasıl kurulur, nasıl ‘şebeke’ye dahil olunur? Alevi toplulukların Türk sosyal demokrasisindeki ağırlıkları nedir, destekleri seçim sonuçlarını nasıl etkiler? Yazar, özellikle sosyal demokrasinin yükseliş trendine girdiği ‘90’lı yılların başında, SHP İstanbul il örgütü örneğinden yola çıkarak, üyelik yapısını mercek altına alıyor. Kitabın en ilginç bölümlerinden birisi de, Erdal İnönü’ye yazılmış, üyelerin, sempatizanların ve de seçmenlerin “gerçek hayatta” sosyal demokrasiden ve partiden beklentilerini anlatan samimi mektuplar...

İştar Gözaydın – Diyanet

Diyanet: Türkiye Cumhuriyeti'nde Dinin Tanzimi Kitap Kapağı Diyanet: Türkiye Cumhuriyeti'nde Dinin Tanzimi
İştar Gözaydın
İletişim Yayınları
352

Türkiye'de din-devlet ilişkileri ve laiklik tartışmaları, Cumhuriyet'in kuruluşundan itibaren iç içedir. Devletin dine, dinin toplumsal rolüne ve örgütlenmesine müdahale etme isteği, bu isteğin somutlaşmış hali olan bir kamu kurumuyla perçinlenmiştir. Diyanet İşleri Başkanlığı, hem devletin beklentilerine hem de toplumsal ihtiyaçlara cevap vermek ve bu cevapların laiklikle ilgili tartışmalarda dengeyi bozmasına engel olmak üzere faaliyet gösterir. Yalnızca ibadet, dinselliğin gündelik hayat içerisindeki düzeni değil, bilakis ilahiyat da Diyanet'in görev alanında sayılır. İştar Gözaydın bu analitik ve kapsamlı çalışmasında, kurumun tarihi, bu tarihin kısıtlarına hapsolmuş hukuki düzeni, kurum olarak örgütlenmesi, bütçesi, kadrosu, organizasyon şemalarıyla Diyanet İşleri Başkanlığı'nı ayrıntılı bir incelemeyle ele alıyor. Gözaydın, sadece bir kurumu değil, din-devlet ilişkisi ve toplumsal tartışmalardaki siyasal mülahazaların da muhatabı olan bir organizasyonu, Türkiye tarihindeki laiklik tartışmalarıyla da örtüşen bir perspektiften tartışıyor.

Hüseyin Çelik – Ali Suavi

Ali Suavi Kitap Kapağı Ali Suavi
Hüseyin Çelik
İletişim Yayınları
800

Ali Suavî yakın tarihimizde adından en çok sözedilen şahsiyetlerden biri. 13 yıllık yazı hayatının 10 yılını Avrupa’da geçiren Suavî’nin bu dönemine ilişkin dokümanlara dayanan ilk çalışmayı gerçekleştiren Hüseyin Çelik, bizzat Ali Suavî’ye kulak vermekten çok Türkiye ve Batı arşivlerindeki belgeleri konuşturmaya önem verdiğini belirtiyor.

Çağlar Keyder – Avrupa’da ve Türkiye’de Sağlık Politikaları

Çağlar Keyder - Avrupa'da ve Türkiye'de Sağlık Politikaları, Reformlar, Sorunlar, Tartışmalar Kitap Kapağı Çağlar Keyder - Avrupa'da ve Türkiye'de Sağlık Politikaları, Reformlar, Sorunlar, Tartışmalar
Çağlar Keyder
İletişim Yayınları
231

Sağlık hizmetleri, devletin vatandaşlarına karşı taşıdığı sorumlulukların daima başında gelir. Ama bu hizmetler, nüfusun kaçta kaçını kapsar, kimleri ‘görmezden gelir’? Gelişmiş ülkelerin hemen hepsinde, sağlık bir vatandaşlık hakkına dönüşürken, dünyanın öteki bölgeleri de bu reform “rüzgârlarına” kapılıyorlar. IMF ile Dünya Bankası’nın da desteklediği bu ‘insanî’ tutumun gerçek nedeniyse, insanları küresel piyasa oyununda tutmak. Elbette her yeni reform paketiyle, özel sektörün sağlık alanındaki işgali genişliyor ve devletin tek başına hizmet vermesinin etkin olmadığı ileri sürülerek, maaşlı sağlık personeli istihdamının daraltılması öneriliyor. Gelişmekte olan ülkeler, reformları kendi koşullarına göre eğip bükerek, vaat edilen eşitlik ve hakkaniyet koşullarını en başta ortadan kaldırıyorlar. Peki ya Türkiye? Nüfusun tamamını kapsamaktan uzak “Genel Sağlık Sigortası” tasarısı, primlerini ödemeyenlerin sağlık hizmetinden mahrum bırakılmasını esas alıyor. Prim sistemi üzerine kurulan bir sağlık sigortasının, Türkiye gibi ekonomik istikrarsızlıkların hüküm sürdüğü bir ülkede yol açabileceği felaketleri düşünmek bile korkutucu. Avrupa’nın farklı ülkelerinden akademisyenlerin, Avrupa’daki “sağlık hizmetleri” kavramını ve uygulamaların tarihini ele aldıkları, sorunlarını ulusal ölçeklerde tartıştıkları ve reform önerilerini değerlendirdikleri bu kitap, sağlık hizmetinin devletin vatandaşa karşı asli görevi olduğunu ve yaratılmaya çalışılan ‘müşteri-satıcı’ ilişkisinin çarpıklığını bir kez daha tüm açıklığıyla gözler önüne seriyor.

Albert O. Hirschman – Gericiliğin Retoriği

Gericiliğin Retoriği Kitap Kapağı Gericiliğin Retoriği
Albert O. Hirschman
İletişim Yayınları
187

Bir yüzyıl önce siyasal hareket ve tutumların tanımında, tasnifinde başlı başına açıklayıcı olabilen gerici-ileri ayrımı, günümüzde bu özelliğini büyük ölçüde yitirdi, bulanıklaştı. Ama bu durum söz konusu ayrımın büsbütün anlamsız olduğu, köksüz değer ve ölçütler üzerine kurulduğu yolundaki iddiaları geçerli kılmıyor.

Özgürlüğü, kendi kaderine egemen hale gelmeyi ve "insanca yaşama"yı bir azınlık imtiyazı olmaktan çıkarmaya yönelik her girişime -en azından- kuşkuyla bakan bir yaklaşımdır "gericilik". İnsanlığın büyük çoğunluğunu özgürleşmeye, "insanca yaşama"ya lâyık ve yetenekli görmeyen bir anlayıştan beslenen bu yaklaşım, ancak istisnaî durumlarda bu pozisyonunu apaçık sergiler. Bunun dışında, kendini suret-i haktan gösterecek argümanlarla örülmüş bir retorik kullanır.

Konusunda daha şimdiden bir klasik değeri kazanmış olan Gericiliğin Retoriği'nde Hirschman, işte bu sorun üzerinde düşünenler için hayatî önemde tespitler sunuyor. Kitap, farklı tarih kesitlerinde, farklı toplum ve sorunlar bağlamında "gerici" tavır alışları analiz ederken, aynı zamanda bize bu kavramın eksenini, "değişmez" niteliğini neyin oluşturduğunu da net bir şekilde gösteriyor.

Aliza Marcus – Kan ve İnanç

Kan ve İnanç Kitap Kapağı Kan ve İnanç
Aliza Marcus
İletişim Yayınları
428

2007’de ABD’de yayımlandığında büyük ilgi gören ve PKK konusunda bugüne dek yazılmış en nesnel ve kapsamlı çalışma olarak nitelenen Kan ve İnanç, Aliza Marcus’un yıllara dayanan emeğinin ürünü. PKK militanlarıyla görüşen ilk Batılı gazetecilerden biri olan Marcus, 1989’dan beri Güneydoğu’daki gelişmeler, Kürt sorunu ve PKK hareketi hakkında haberler yapmış, makaleler yazmış ve hatta bunlardan biri dolayısıyla yargılanmış bir isim. Marcus’un eski PKK üyeleri, bölge halkı ve süreci yakından takip eden politikacılar ve hukukçularla yaptığı röportajların yanı sıra, resmî kaynaklardan, dönemin komutanlarının yazdıkları metinlerden, köşe yazılarından ve gazete haberlerinden yararlanarak ortaya çıkardığı Kan ve İnanç, Türkiye’de yepyeni bir tartışma alanı açmaya aday bir kitap.

“ ‘Yeni çareler bulmayanlar, yeni kötülükler beklesin.’ Amerikalı meslektaşım Aliza Marcus’un yeni çıkan PKK ile ilgili güzel kitabını okurken Bacon’ın bu sözü aklıma takılıyor.”

Hasan Cemal, Milliyet
“Marcus, kolay okunan, çok iyi yazılmış, sağlam bir araştırmaya dayalı ve etkileyici bir metin sunuyor. Kan ve İnanç, PKK’yı anlamak için mutlaka başvurulması gereken kişilere ve konulara odaklanıyor… Araştırmacılar, siyaset üretenler ve PKK meselesiyle ilgilenen herkes için paha biçilmez bir kitap.”

Middle East Journal
Marcus’un kitabı, PKK’ya soğukkanlı yaklaşıyor. Taraf tutmuyor, terörü de yüceltmiyor. Örgütü didik didik araştırıyor ve her aşamasını, gerekçeleriyle anlatıyor. Ben şimdiye kadar PKK’nın bu kadar ayrıntılı bir yol haritasını görmedim.

Mehmet Ali Birand, Posta

Corci Zeydan – İslam Uygarlıkları Tarihi Cilt 2

İslam Uygarlıkları Tarihi Cilt 2 Kitap Kapağı İslam Uygarlıkları Tarihi Cilt 2
Corci Zeydan
İletişim Yayınları
848

Lübnanlı Ortodoks bir aileden gelen Corcî Zeydân 19. yüzyılın en önemli İslâm tarihi, dil ve kültürü araştırmacılarından biriydi.

İngilizce, Latince, Fransızca, Almanca, İbranice ve Süryanice bilen Zeydân, tarihin yanı sıra Arap dili ve edebiyatı konusunda da birçok eser verdi. İslâm tarihinin, ağırlıklı olarak da Osmanlı öncesi dönemin ele alındığı bu ünlü eserinde Corcî Zeydân, İslâm uygarlığı ve Arap halkları konusunda hayli zengin bir kaynak sunuyor. Günümüzde klasik bir İslâm uygarlığı tarihi olarak kabul edilen bu kitap, Batı dillerinin yanında, Farsça ve Urducaya da çevrildi. Orjinali beş cilt olan, Türkçesini iki cilt halinde yayımladığımız İslâm Uygarlıkları Tarihi, Oxford Üniversitesi'nden Türkiye'deki ilahiyat fakültelerine kadar, birçok üniversitede bir asra yakın süredir ders kitabı olarak okutulmaktadır. Konya Üniversitesi Tarih Bölümü Başkanı Doç. Dr. Nejdet Gök'ün günümüz Türkçesine çevirdiği ve dipnotlarla yayına hazırladığı bu eşsiz eser önemli bir başvuru kaynağı.

"Dr. Nejdet Gök tarafından dipnotlar ve bir girişle zenginleştirilerek dilimize kazandırılan bu önemli kitaba Türk okurlarının büyük ihtiyacı olduğu kanaatindeyim. Özellikle Arap dünyasında standart bir kitap olarak kabul edilen bu klasik eserin yayımı, önemli bir kültür hizmeti olmanın yanında, Türk bilim çevresinde büyük bir boşluğu dolduracak, İslâm tarihi ve uygarlığı ile ilgili çalışmalara da bir zenginlik kazandıracaktır."
Prof. Dr. Halil İnalcık

Corci Zeydan – İslam Uygarlıkları Tarihi Cilt 1

İslam Uygarlıkları Tarihi Cilt 1 Kitap Kapağı İslam Uygarlıkları Tarihi Cilt 1
Corci Zeydan
İletişim Yayınları
758

Lübnanlı Ortodoks bir aileden gelen Corcî Zeydân 19. yüzyılın en önemli İslâm tarihi, dil ve kültürü araştırmacılarından biriydi, İngilizce, Latince, Fransızca, Almanca, İbranice ve Süryanice dillerini öğrenen Zeydân, tarihin dışında Arap dili ve edebiyatı konusunda da birçok eser verdi, İslâm tarihinin, ağırlıklı olarak da Osmanlı öncesi dönemin ele alındığı bu ünlü eserinde Corcî Zeydân, İslâm uygarlığı ve Arap halkları konusunda hayli zengin bir kaynak sunuyor. Günümüzde klasik bir İslâm uygarlığı tarihi olarak kabul edilen bu kitap, Batı dillerinin yanında, Farsça ve Urduca'ya da çevrildi. Oxford Üniversitesi'nden Türkiye'deki ilahiyat fakültelerine kadar, birçok üniversitede bir asra yakın süredir ders kitabı olarak okutulmaktadır.

Bilkent Üniversitesi Tarih Bölümü öğretim görevlilerinden Yard. Doç. Dr. Necdet Gök'ün günümüz Türkçesi'ne çevirdiği, dipnotlarla genişletip yayına hazırladığı orijinali beş ciltten oluşan bu eşsiz eseri, iki cilt halinde yayımlayacağız.

"Dr. Nejdet Gök tarafından dipnotlar ve bir girişle zenginleştirilerek dilimize kazandırılan bu önemli kitaba Türk okurlarının büyük ihtiya­cı olduğu kanaatindeyim. Özellikle Arap dünyasında standart bir ki­tap olarak kabul edilen bu klasik eserin yayımı, önemli bir kültür hiz­meti olmanın yanında; Türk bilim çevresinde büyük bir boşluğu dolduracak, islâm tarihi ve uygarlığı ile ilgili çalışmalara da bir zenginlik kazandıracaktır

Cemil Meriç – Saint Simon

Saint Simon: İlk Sosyolog, İlk Sosyalist Kitap Kapağı Saint Simon: İlk Sosyolog, İlk Sosyalist
Cemil Meriç
İletişim Yayınları
159

Saint-Simon. İlk Sosyolog, İlk Sosyalist, "genç" Cemil Meriç'in sosyalizm düşüncesinin derinliklerindeki mihnetli serüveninin ürünü sayılabilecek bir çalışmadır. Meriç, St. Simon'a bakarken 19. yüzyılın ilk yarısının ütopik sosyalizmini , yani kendi deyişiyle "İstikbal hakkında derin düşünceleri olan, cemiyeti inceleyen ve incelemelerine rüyalarını da katanlar"ı inceliyor. Cemil Meriç'e göre Marx, bütün dünyaya yaydığı sistemini "Porudhon'laşmış bir Saint-Simonculuğu genişleterek" oluşturmuştur. St. Simon, Cemil Meriç için sadece sosyalizm çığırını açanlardan biri olarak değil, "bilgi sosyolojisine aydınlık getiren adam" olarak da önemlidir.

Cemil Meriç – Umrandan Uygarlığa

Umrandan Uygarlığa Kitap Kapağı Umrandan Uygarlığa
Cemil Meriç
İletişim Yayınları
349

"Bu Ülke"yle aynı yıl yayımlanan ve zengin bir birikimin ürünü olan denemelerden oluşan elinizdeki kitap, öncelikle "uygarlık" kavramına ışık tutuyor. Cemil Meriç, 2000'li yılların eşiğinde hâlâ güncelliğini koruyan 'batılılaşma-çağdaşlaşma-uygarlık" tartışmalarına, '70'li yıllarda kaleme aldığı şu satırlarla katılıyor: "Kaynaklarından kopan bir intelijansiyanın kaderi, bir mefhum hercümerci içinde boğulmak. Umrandan habersizdik, medeniyete ısınamadık. İnsanlığın tekâmül vetiresini ifade için kendimize lâyık bir kelime bulduk: Uygarlık. Mâzisiz, musikisiz bir hilkat garibesi." "Umrandan Uygarlığa", çağdaş uygarlık düzeyinden medeniyetlerin ölümüne, Osmanlı devlet adamlarından büyük siyasî eserlere kanat açan geniş soluklu ve güncel bir yapıt: "Zirvelerle uçurumlar arasında bir diyalog, acıların ve ümitlerin kitabı, bir devrin, daha doğrusu bir medeniyetin muhakemesi...göz karartıcı bir düşüşün grafiği."

Albert Hourani – Arap Halkları Tarihi

Arap Halkları Tarihi Kitap Kapağı Arap Halkları Tarihi
Albert Hourani
İletişim Yayınları
608

Gerek tarihi gerekse meşhur "jeopolitik konumu" ile bizzat Ortadoğulu sayılmayacaksa -Ortadoğu ile yakın bağları bulunan Türkiye'de, bu beşeri coğrafyayla ilgili büyük bir bilgi ve ilgi boşluğu olduğu ortada. Yakın çağlarda Ortadoğu'nun nüfusça en büyük etnik bileşeni olan Araplar hakkında ise bu tutum küçümseyici, kimi zaman da aşağılayıcı bir kayıtsızlık boyutuna ulaşmakta. Modern Arap tarihinin ve düşüncesinin önde gelen uzmanı Albert Hourani'nin bir kaynak eser niteliği taşıyan Arap Halkları Tarihi adlı kitabı, bu nedenle Türkiyeli okurlar açısından özel bir değer taşıyor. Hourani'nin kapsamlı çalışması, Arap halklarının çağlar boyu hikayesi üzerinden, bir Ortadoğu tarihi olarak da okunabilir. Ama o kadar değil: Kitap, Arap dünyasının sadece Maşrık'ını değil Mağrib'ini de içeriyor. Ve elbette İslam dünyasının tarihi gelişmesi içindeki önemli bir tarih ve coğrafya kesitine bakıyor. İslam'ın oluşumundan 1980'lerin sonuna kadar uzanan uzun dönemde, imparatorluk ve devlet haritalarıyla özetlenemeyecek düşünsel, toplumsal, kültürel haritaların oluşumunu ve değişimini önümüze seren Hourani, resmi ve dair siyasi tarihçiliğe sıkışmayan tarih yazımının imkanlarını gösteriyor: Sadece Emevi halifelerinden değil, Endülüs'ten Bağdat'a şehir hayatından da, sadece cihad ve gazadan değil sınıf oluşumlarından da, sadece Panarabizm'in simge önderi Abdül Nasır'dan değil efsanevi şarkıcı Ümmü Gülsüm'den de bahseden bir tarih.

Ahmet Yıldız – Ne Mutlu Türküm Diyebilene

Ne Mutlu Türküm Diyebilene: Türk Ulusal Kimliğinin Etno-Seküler Sınırları (1919-1938) Kitap Kapağı Ne Mutlu Türküm Diyebilene: Türk Ulusal Kimliğinin Etno-Seküler Sınırları (1919-1938)
Ahmet Yıldız
İletişim Yayınları
351

Türk ulusal kimliğine ilişkin hala süregiden tartışmaların kutuplarında iki tasavvur duruyor: Vatandaşlık esasına dayalı anlayış ve etnik-kültürel kimlik esasına dayalı anlayış. Ahmet Yıldız`ın incelemesi, Türkiye`de milli kimliğin inşa sürecinde etnik-kültürel kimlik vurgusunun ve tazyikinin en güçlü olduğu evreyi ele alıyor: 1919-1939 Dönemi.
Milli kimliğin seküler iddiası ile onu zımnen-kısmen açıkça! kısıtlayan dinsel yükümler arasındaki gerilim bu dönemde belirgindir. Fakat asıl belirgin olan, milli kimliğin ve vatandaşlığın etnik yükemleridir. Kitabın önsözünde Ayşe Kadıoğlu`nun belirttiği gibi, bu devrede halk, `hem vatandaş hem Türk olmakla vazifelendirilmiştir`.Etnisizm, müfredatta ve dil-tarih politikalarında, Kürt Meselesi`ne ve gayrimüslüm azınlıklara bakışta, iskan ve tehcir uygulamalarında, asimilasyoncu önlemlerde bütünlüklü ve atak bir tutum olarak kendini gösterir. Ahmet Yıldız, milli kimliğin/vatandaşlığın etno-seküler çerçevesinin alabildiğine daraldığı bu dönemin tarihsel arkaplanını da, Türk milliyetçiliğinin Osmanlı`nın son evresinden Milli Mücadele`nin `zoraki çoğulculuğuna` uzanan oluşum dönemine bakarak inceliyor. Sözkonusu döneme damgasını vuran etnisist milliyetçilik anlayışı, geçici veya tesadüfi midir; yoksa Türkiye`deki resmi milli kimliği alttan alta belirleyen bir sürekliliği var mıdır? Ahmet Yıldız`ın sağlam bir teorik zemine, zengin ayrıntıya, özenli bir dile dayanan kitabı, bu kritik tartışmayı da uyarıyor.